Figüran…

Bayrama üç gün kala, Suriçi’nin kıyıya yakın, denizin kokusunu bilenin tadabildiği, her ebattan taşlarla, küçük ama düzgün yontulmuş kayalarla tabanı bezenmiş dar sokakları…Evlerin çoğu ahşap veya kagir. Yeni ve eski nesil doğramalardan yapılmış pencereleri açık. Yarı beline kadar sarkan, ellerinde sıkı sıkıya tuttukları halı, kilim veya naftalin kokulu çarşaflar, nevresimler, divan örtüleri olan her yaştan kadının “Bayram temizliği” yaptığı sıradan, telaşlı görünen ama telaşsız bir öğle sonrası.

Genel düşünce; ”Yetişir nasılsa, ne kaldı ki…” Kolların aşağı yukarı çalışan hareketine tezat, gözler, daha çok sokağın sağında veya solunda. Avurtlar şişirilmiş, ağızdan dışarıya doğru üflenen hava , silkelenen şeylerden saçılan hav veya tüy, toz tanelerinden korunmak için tek çare gibi. Çoğu dışarı atılmak istenen madde, hafif rüzgarla gerisin geri evin içine doluyor, “Bayramı atlatalım da…”

Evlerin içi kadar dışına özen gösterilemeyen-maddi tutarsızlıklardan dolayı- sıra sıra, birkaçının şanslı olduğu gizli bahçeli, irili ufaklı kaç deprem gördüğü belli olmayan ama bir şekilde dayanmış iki- üç katlı dört duvar yığınları. Okul vakti olduğundan sokaklarında pek çocuk yok, olanlar da kapı önünden ayrılamıyor, anne korkusu…

Bu sokağın denize uzak olan başında, Belediye’nin kendi zevkine ya da zevksizliğine göre bir ihanetle elden geçirdiği, “Kahpe Bizansın” yepyeni surlarının önünde, duvar diplerinden korkuyla karışık bir gizlilikle yürümekte genç çift. Elele yürümekten birkaç dakikadır çekinen genç kızın, evine belki bir kilometre belki de beş sokak kala bilinmez, çocuğa yalvarır biçimde, ”Ne olur gelme, bir gören duyan olur!” demesiyle ikisinin de kaç yüz senelik duvara yaslanması bir oldu. Oğlanın gözü kızın sol yanağındaki belli belirsiz koyuluktaki bene takıldı yine. “Ya bayrama daha var, e bayram geçecek, ne zaman görüşeceğiz ki?” diye küçük bir siteme kalkışan daha on beş günlük sevgilisine sabır diledi kız, “Kaçmıyorum ya!” Genç adamın gözlerine bakıp kafasından geçenleri okumaya çalıştı. Ciddiyetini anlayamıyordu ya da samimiyetini… Hoş, nereye kaçacaktı ki… “Babam görür, ne olur sen dön”

Sokağın sonundaki ”Salim Berber’in” yazlık sinema mavisi dört kişilik bekleme sandalyeleri dolu. Hem de öyle bir mavi ki… Salim Usta, her sene üşenmeden, mütevazı, dar olan kısmı ancak altı kısa adım olan berber dükkanının duvar rengini kendi elleriyle değiştirirdi. Onlarla beraber kırk yıllık baba yadigârı dükkanın emektar ayna çerçeveleri ve dolapları da aynı sona uğrardı. Bu sene başında seçtiği renkte bu maviydi. Mahalle nalburundan aldığı beyaz boyaya, yavaş yavaş kattığı mavi ve gri ile bu rengi bulmuştu dükkanını erken kapattığı bir akşamın gecesinde. Nalburun,” Ya ne istiyorsan söyle, istediğin rengi yapsın makine?” ısrarına, ısrarla ret cevabı vermiş, sabahın erken saatlerine kadar da elindeki üç farklı boydaki kestirme ve küçük rulo fırçaları ile boyalarını yapmış, ahşap biraz kendine geldikten sonra da ikinci ama daha ince vurduğu katı, saç kurutma makinesi ile kurutarak ertesi iş gününe yetiştirmişti. Artan boya ile de dükkanının yarısı yine ahşap olan kapısını ertesi akşam müşteri çekildikten sonra boyamıştı. Beğenmişti, güzel olmuştu…

Dükkandaki tek kişilik berber koltuğu beş metrelik sokağa bakan cam cephe ile tezat oluşturuyordu. Bu zamana kadar yanına ne kalfa ne de çırak almıştı. Rahmetli Babasından çok geç yaşlarda öğrenmişti bu mesleği. Çırak bile olamadan kalfa ve usta olmuştu. Adet öyle olmasa da, o zamanlar işe geldiği her gün babasının elini öperdi. Kaldı ki, evden beraber çıkıp siftahlarını beklerlerdi. İlk önlüğünü de babası giydirmişti ona. İlk saç tıraşını-zorla, ağlata zırlata- altı yaşlarında yeğenine, ilk sakal tıraşını ise tek gönüllü olan babasına yapmıştı. Yıllar sonra da Berberler Odasından Kalfalık ve Ustalık belgesini almıştı.

Koltuğun kolçaklarının arasına koyduğu enli ve üstü suni deri kaplı tahtanın üzerindeki dört yaşlarındaki çocuk kıpırdamadan, sanki uyuşmuş gibi aynadan kendisiyle hesaplaşıyordu. Ufaklık, Salim Usta tezgahın üstündeki yapayalnız duran makası eline alıp da şakırdatmaya başlayınca ilgisini kendisinden alıp makasa verdi. Usta pek sevmezdi böyle kıvırcık saç kesimini ama… Büyük olsa yıkayıp kesmeyi yeğlerdi, ama şimdi bununla uğraşamazdı. Zaten çocuğun da gönlü yoktu. Çocuğun babasının ilgisi, iyice yayıldığı sandalye üstünde, elinde iki kat yaptığı spor gazetesindeydi. Salim Usta’nın tavsiyesiyle, oğlunu ilk defa iki yaşlarındayken getirmişti. Usta, “Ortama alışsın, sonra zorluk çekersin.” demişti. Çocuk alışmaya müsait olduğundan yine o gün de Usta’nın aynadan yansıyan o ritmik hareketlerini beklemeye odaklanmıştı. Baba rahattı…

Bekleme koltuğundaki diğer üç kişi ise; mahallenin yine eskilerinden bir esnaf, sevgilisini evinin nerede olduğunu bilmediği semtine bırakan genç ve Usta’nın hiç sevmediği bir komşusuydu. Esnaf, bayrama az kala işlerinin yoğun olacağını anlatıyordu ortaya. Bunun için erkenden gelmişti, yoksa Arife günü de gelse olurdu. Salim Usta başıyla onayladı adamı. Çocuk donmuş, gözleri hala hareketsizce duran makasta… Ne düşündüyse, Salim Usta makasını tekrar tezgaha bıraktı, alüminyum kapı kolu kilidi yerine tam oturmadığından dolayı, belini eğilip büküp iki harekette açtığı yarıdan fazlası cam kapıdan dışarı çıktı. Elini gözlerine siper edip gökyüzüne bakmaya başladı. “ Tam setlik hava ha!” diyerek kurumuş havlularını ayaklarına rüzgardan uçmasın diye taş koyduğu askılıktan tek tek topladı. Bu sefer kapı aksilik yapmadı, kucağındaki havlu tomarını Esnaf adamın kucağına, “Katla şunları, bir işe yara” diye bıraktı, makası unutup eline aldığı elektrikli aletle çocuğun saçlarına girişti. “Alabros yapıyorum.” Baba başını salladı, çocuk kurbanlık… Bir makas, bir makine, tarak kullanmadan. Elleriyle, parmaklarıyla çocuğun saçlarını ölçtü, biçti…

Genç çocuk sokağın başına kadar getirip bıraktığı, en iyimser tahminle bir hafta daha göremeyeceği kız arkadaşını düşünmeyi bırakıp, sağında ve solundaki duvarları kaplayan çerçeveli ve imzalı aktör fotoğraflarına bakıyordu. İçlerinden sadece Ayhan Işık’ı tanıyordu. Diğerleri ona çok yabancıydı. Biraz da şu pos bıyıklı, Deniz Astsubayı elbiseli adam tanıdık geliyordu. Solundaki Sadri Alışık’ı da gördü sonra. Sanal alem paylaşımlarında görmüştü, ya da bir gazete bayisinde bir Edebiyat Dergisinin ön kapağında… Dikkatini çeken, hepsinin sağ alt köşesinde imzası ve iki satır el yazılarının olduğuydu. Bazıları çok düzgündü, okunabiliyordu. “Neden hiç kadın fotoğrafı yok?” diye düşünürken berber koltuğunun tam karşısındaki aynanın üstünde bir tane gördü. Belli belirsiz tebessüm eden bir kadın. İmzası yoktu, diğerleri gibi siyah beyaz ama daha canlı gibi… Kısa küt saçlı, çekik gözlü, yanağında beni olan bir kadın…”Ben…” diye düşündü. Genç çocuğun ilgisini aynadan gören Salim Usta, “Çok güzel değil mi?” diyerek saçını kestiği çocuğun arkasına dolandı, fotoğrafla genç adamın arasına girdi. Artık göremiyordu. Sağına doğru hafifçe yatıp Usta’nın yüzünü aynadan görmeye çalışarak, ”Kim?” dedi genç. Elindeki makası şakırdatmayı bırakıp, “Belgin…” dedi Usta. Sevilmeyen komşu,” Doruk, Belgin Doruk” dedi gencin kulağına eğilerek. “Belgin!” diyerek sesini yükseltti Usta. Komşu hemen bir gazete kaptı aralarındaki küçük ve mavi sehpadan. Ufaklığın babası konuşulanları duymadı, hafta sonu futbol maçlarının kritiklerini okuyordu. “Güzel bir kupon” yapmıştı kafasında…

Esnaf, elindeki son havluyu özenle katlayıp sehpaya koyarken boğazını temizleyerek dirseğiyle dürttü genci. Çocuk yanlışlıkla olduğunu düşündü. “Ünlü olmalı?” dediği anda ikinci dirsek darbesi geldi. Usta ona kaşlarını çatarak baktı, cevap vermedi, ufaklığın boynundaki örtüyü çıkardı, silkeledi, ortalık kıla boğuldu, “Yıkamıyorum, annesi yıkasın.” dedi. Çocuğun saçları kirpi gibi, dimdik. Baba gazeteden kafasını kaldırmadan, “Eline sağlık Salim Abi…” dedi. Usta çocuğu koltuk altlarından kaldırdı babasının önüne koydu. Usta’nın temizlemekte çok cimri davrandığı kıllar, çocuğun burnuna ve kulaklarına dolmuştu. Ensesinden içeri girenler ise batmaya başlamıştı. Çocuk, “Baba gidelim” dedi. “Gidelim oğlum” diyen Baba, bir elinde katlanmış gazete, diğer eli kaşınmakta olan çocuğun elinde kapıyı yine zorlayarak çıktı, gitti.

Enli tahtayı alan Usta, aletlerinin ve havluların bulunduğu dolabın arasına sıkıştırdı. “Sıra kimde? ”diye sordu küçük müşterisinin babasının eline tutuşturduğu parayı çekmecesine koyarken.

Esnaf adam, sıra kendisinde olduğu halde yabancı ve meraklı genç adamı öne attı, bir an önce işini bitirip gitmesini istiyordu. Koltuğun artık yıllardır oturulmaktan incelmiş minderini yerinden aldı, sertçe bir iki kere koltuğa vurdu, dökülen kılları sağa sola saçtı. “Gel bakalım delikanlı” dedi. Ufaklığın saç kesimini beğenmeyen genç, ”Sakal ” dedi. Saç tıraşından vazgeçmişti. “Tek perdah alalım Ustam.” Salim Usta onu duymuyordu “Belgin’le beraber filmde oynadım ”dedi,” Ayhan ve Sadri de” vardı. Havluları katlamayı bitiren Esnaf adam kalkıp gitmeyi, bu aptal gencin tıraşından sonra gelmeyi düşündü. “Ben bir dükkana uğrayıp geleyim” dedi, Usta, “Sıranı kaybedersin, dükkan kaçmıyor ya, hemen alırım sakalını çocuğun, bekle!” dedi. Ellerini dizlerine koyup ayağa kalkmak için destek alan adam bu şantajdan sonra sandalyesine daha bir bağlandı. Usta’yı iyi tanıyordu, üzülmesini de hiç istemiyordu… Aksi falandı ama herkes severdi onu… Elini hala sehpanın üzerinde düzgünce duran havlu katının üstüne koydu, yumuşaklık hoşuna gitmişti.

Salim Usta, genç adamın çenesinden hafifçe arkaya itip başının koltuk desteğine oturmasını sağladı. Alt dolaptan aldığı yeni, daha hiç kullanılmamış mavi havluyu elinde bir silkeledi, havları ortaya yayıldı. Havluyu hala gözü fotoğrafta olan delikanlının boynuna ters yüz ettiği gömlek yakalarını kullanarak özenle sıkıştırdı. Gözü yerdeki kıvırcık kıl yumaklarına takıldı. Uzun saplı süpürge ve faraşı aldı, yavaş hareketlerle topladı. Genç adam, “Çok güzel kadın…” dedi. Salim Usta, elleri dolu olduğu halde çöp tenekesinin pedalına ayağıyla bastı, açılmadı. Biraz daha kuvvetlice ittirince belli bir açı ile kapak aralandı. Süpürgenin yardımıyla kapağı daha da açtı ve faraşı içine boca etti. Süpürdüğü yeri tekrar kontrol etti. Adamın temizlik yapmasını ilgiyle izleyen koltukta boynunda havluyla oturan genç, ayna yardımıyla, “Bir çırağınız yok mu size yardım edecek?” demeyi düşündü ama aynadaki Esnaf adamın sanki niyet okuyan bakışları ve dudaklarının arasında “Sus konuşma sakın!” yapan parmak hareketi yüzünden bu cümleyi yutmak zorunda kaldı.

Usta, kafasını kaldıran çocuğu yine çenesinden tutup başlığa yerleştirdi, ” Rahat dur bakalım.” diyerek. Sabun tasını aldı, iri başlı kalın kıllı fırçasını musluğa tuttu, ıslattı, suyunu sıktı ve içine daldırdı. İyice köpürttüğüne emin olduktan sonra, sol eliyle çocuğun çenesini tuttu. Baş parmağını da fırçanın kılları arasına yerleştirerek suratını sabunlamaya başladı. Bu ritüel sağdan sola geçti. Dakikalarca fırçaladıktan sonra fırçasını tezgaha bıraktı ve eliyle gencin sabunlu yüzünü ovmaya başladı. Bir iki dakika sonra yine fırçasını aldı, sağdan sola ve tam tersine delikanlının yüzünde gezdirdi, “Gözeneklerin açılsın evlat, bak yüz masajı da yapıyorum sana.” diyerek göz kırptı.

Genç adam bu durumdan memnundu. Yüzünü okşatmayı, sırtını kaşıtmayı, saçlarıyla oynanmasını severdi. Annesi ölene dek bunları ona yapmıştı. Şimdi ise yakınlarda bir yerlerde oturan sevgilisi yapıyordu. Teşekkür etti Usta’ya…

Usta, “Sen Belgin’i tanımıyor musun?” dedi elindeki çelik usturayı kayışa sürterken. Genç adam bir umutla Esnaf adama baktı, “Tanımıyorum ama bunu söylemeli miyim?” korkusu ile. Usta cevap beklemedi,” Onunla film çevirdim ben, dünyanın gelmiş geçmiş en güzel kadın oyuncusudur” dedi, “Aramıza eğer Zeki Müren girmeseydi evlenecektik…” Bilemeyi bitiren Usta, “Favoriler kulak hizası mı olsun” diye ekledi. Koltukta kımıldamadan oturan genç, Usta’nın bu sitemden favorilere nasıl böyle hızlı geçebildiğini düşünüyordu, “Sen bilirsin Ustam, nasıl istersen” dedi. Usta, elindeki kımıldamayan usturayla kıstığı gözleriyle yukarıdan aşağı çocuğa baktı, “Saç senin evladım, berbere bırakma bunu, yönetmen ol, figüran olma!” dedi. Figüran, yönetmen diye düşünen çocuk, “Kulaktan iki parmak aşağı olsun lütfen.” diyerek savuşturdu bu öğüdü. Aynayla yüzleşirken, “Bana babam bile öğüt vermedi, sen kimsin?” diye Usta’ya sertçe kızdı. Sonra pişman oldu. “Böyle düşünme, adam haklı galiba…” diyerek yine içinden kendisiyle konuştu.

“Kırık Plak film setinde tanıştım ben Belginle. O tarihte ben yirmi beş yaşındaydım, ondan iki yaş büyüktüm.” diyerek hikayesine başladı Salim Usta. Esnaf adam ilgilenmiyor gözükse de içinden, artık ezbere bildiği bu hikayeyi kelime kelime tekrar ederek eşlik ediyordu ona. “İki cümle, iki ustura…” Usta favorisini düzeltmeyi bitirmişti, çocuğun çenesine kadar olan sabunu usturanın tersiyle aldı, sol elinin işaret parmağının bitim yerindeki kabasına sıyırdı. “Sete ilk geldiği gün bir prenses gibiydi, asildi ama tek eksiği prenses değildi. Hepimiz ile tek tek, elimizi nazikçe sıkarak tanıştı.” Usturasıyla çenesine kadar beklenmeyen bir çabuklukla, genç adamın iyice yumuşamış sakalını aldı. Temizlediği yeri parmakları ile şöyle bir tersten kontrol etti. Elinin üstündeki birikmiş sabunu yine usturanın tersiyle alıp çizik içindeki lavaboya attı. Bataryayı hızlıca açıp kapattı, sabun kaydı gitti deliğe. İki darbesiyle rötuşunu bitirdi ve usturasını bileme kayışına tekrar sürttü. Sol tarafa geçti. Sağda yaptığı hareketleri eksiksiz olarak diğer tarafta da tekrar etti. “Düşün, İzzet Günay Zeki’nin filmdeki şoförü…Hiç bitmesin istedim set…” genç adamın köşeli çenesine geçen Ustanın ilgisini çocuğun gamzesi çekmişti, basbayağı çukurdu. İki parmağı ile ayırdığı gamzesinin içindeki üç beş sakal tanesini aldı. “Bir öğle arasında yan yana geldik, gözlerimi ondan alamıyordum…Bana setin nasıl geçtiğini sordu, “İyi…” dedim.” Delikanlının dudağının hemen altı oyuk, kıraç bir kaya gibi, değil sakal tüy bile yok, bıyıkları da sakallarının aksine tüy ile kıl arası…

“Adamın eli çok hafif, hiç yanmadı suratım” diye düşündü genç adam, ”Bu kadınla sevgilimin de tek benzer yanı benleri galiba, gerçekten güzel kadın, benimkinden kat kat güzel…” diyerek baktığı aynadan Usta’ya döndü. Usta birden durdu, elindeki son sabun öbeğini de alıp çocuğa sert bir bakış fırlattı, “Senin sevgilinin de mi yanağında beni var!” Usta’nın elleri titremeye başlamıştı, elindeki ustura yere düştü. Esnaf adam ve diğer Sevilmeyen Adam ayağa fırladı. Esnaf Adam, Usta’nın önüne geçti, diğeri çocuğu apar topar daha yüzü gözü yıkanmadan koltuktan kaldırdı. “Git kardeşim git şuradan! diyerek eline havluyu tutuşturdu, açılmamakta daha da inat eden ama sonunda bu inadı kırılan kapıdan dışarı attı. Çocuk havlu askısına doğru savruldu. Ne olduğuna daha anlam veremeden çoktan koşmaya başlamıştı. Sokağın, kızı bıraktığı ucuna gelince de para ödemediğini düşündü. Kız arkadaşı ile veya onsuz bu sokakta hiç görünmemeye karar verdi ama ne olmuştu ki, neden kovulmuştu, ne demişti, ne yapmıştı?

İşlerini savsaklayan, pencerelerden sarkan kadınlar, kapılarının önündeki belirli alanda oynayan minikler bu arkasına bakmadan koşan gence bakıyorlardı. Evleri yan yana kadınlardan biri diğerine,” Salim Usta’nın oradan çıktı, ben gördüm, yine Belgin meselesi galiba” dedi. Diğer kadın gözü sokağın diğer başında sessizce onayladı ve içeri geçti.

Berber Dükkanında ise acemi psikologlar, durumdan vazife çıkaranlar iş başındaydı. Esnaf Adam artık kaçıncısını dillendirdiğini unuttuğu,” Ya yeter Salim Abi!” diyerek lafına başlıyordu, ”Bu kaçıncı!” Usta’nın başı önünde, “Kimse ona benzemez, kimse benzeyemez” diye gözlerini yummuş ağlıyordu. “Bak evlenmedin, bir yuvan olmadı, çoluğun çocuğun yok, bir hayalin peşinden koştun, kadıncağız öldü gitti, sen hala…” diye araya girdi, fırsatı kaçırmadı Sevilmeyen. Akşama karısıyla sohbetine malzeme çıkmıştı. “Kadın senin adını bile bilmiyordu yahu” diye devam etti Esnaf, elleri belinde. “Her suçu Yönetmene attın, önüne gelene figüran olma, yönetmen ol diye fetva veriyorsun, oluyor mu böyle!”

Nice sonra Usta, eğdiği kafasını kaldırdı, kapıyı bir hamlede açtı. Gözlerini sildiği ıslak havluyu aldı, dışarıdaki çocuğun kaçarken devirdiği askıya astı. İçeri girdi, dışarı çıkmalarını istedi, “Yarın sabah gelin” dedi. Çekmecesindeki kağıt paraları aldı, düzeltmeden gri kumaş pantolonunun cebine soktu. Önlüğünü çıkardı, duvardaki tek askıya astı. Sigorta kutusuna uzandı, elektrikli şofbenin şalterini indirdi. Adamlar dışarıya çıkmış, askıyı içeriye sokmaya uğraşıyorlardı. Usta saatine baktı, işleri bitmiş adamların kendisine bakmaları ile ilgilenmeden kapısını kilitledi. Sahile doğru yürümeye başladı. Esnaf Adam,” Tek bir film, tek bir filmde repliksiz on saniye oynadın be adam!” diyerek Sevilmeyen adamla ayrı yönlere doğru gitti.

“Sarı Dolmuştan” indiğinde henüz akşam ezanı okunuyordu. Sağına düzgün taşlardan yapılmış, önünde polis araçlarının olduğu duvarı alıp Meydana çıktı çabucak. Upuzun caddede, kalabalığın arasında kaybolduğunu farkedip buna sevindi, içi huzur dolu vaziyette yürümeye başladı. Sıra sıra mağazaları geçip, yıllarca haftada en az bir gün geldiği sokağın tabelasına baktı. Kahveye girdi, selam verdi. Kağıt oyunları oynayan, kafalarını kaldırmadan selam alan birkaç cılız sesi duymadı bile.

Birbirlerini tanıyan bu insanların hiçbirini ismen tanımıyordu ki, ancak filmlerden hatırlıyordu onları…Çayını söyledi. Kapı gıcırdadı, içeri giren, yılların, çoğu insan gibi cömert davranmadığı düzgün giyimli, sanki “O” zamanların siyah beyaz filmlerinden kopup gelmiş yaşlıca adam da selam verip kendine bir yer buldu. Hatırladı, o bir yönetmendi…Çayını bitirmeden sandalyesini gıcırdatarak yerinden kalktı, adama doğru gitti. Adam onun geldiğini görmedi. Bir saniye düşündü ve geri döndü. İçmediği çayın parasının katını masaya bıraktı ve bir daha geri gelmemek üzere kim bilir kaçıncı kez kendine söz vererek yine o kaybolduğunu sandığı kalabalığın arasına daldı…

Sevgiler…

Renkler…

Güneş’in sarı ışıklarını yatay gönderdiği, pırıl pırıl tertemiz havalı oksijen dolu soğuk bir gün. Sabahtan çıkılmış, öğleye doğru yol alınmakta…Dünya’nın, ısrarla etrafında dönüp durduğu bu” Yaşam Kaynağı” buraları ısıtamıyor henüz…

Neredeyse tamamıyla dışarıdaki yaşam ortamından izole edilmiş ılık, yalnız bir oda. Uygulayıcının hayal ettiği kadar, olabildiğince sade. Mat okyanus mavisi boyalı bir duvarda sanki özellikle danışanın ilgisini çekmemesi için konulmuş camsız çerçeve içinde kişiliksiz karakalem bir çalışma. Konusu anlaşılamıyor, belki bir dağ ya da bulut kümesi… Diğer iki duvar, aplikler ve odanın dekorasyonuna isyan eden konfeksiyon atölyesi modeli plastik saat hariç bomboş. Küçük siyah bir çalışma masası, önünde aynı renk bir sehpa. Yan tarafında renk renk kitaplarla dolu, boydan ve enden fakir bir kütüphane, masanın üstünde kapağı kapalı diz üstü bilgisayar, içinde birkaç tane ucu açılmamış kurşun kalemin bulunduğu ahşap kalemlik. Sehpanın üzerinde iki tane lekesiz bembeyaz bardak altlığı. Pencere dibinde iki kişilik koltuk, hemen yanında uzun boylu bir danışanın yatabileceği rahatlıkta bir sedir. Kırılmaz çift cam ve panjur ile desteklenmiş, bahçe ve geniş avluya bakan, sık döşenmiş ferforje demir korumalı pencere ile ortam tamamlanmış. Aydınlatma gayet loş, gözü yormayan, yine kırılmaz buz camlı aplikler destek vermeye çalışıyor. Yerde ise çapraz serilmiş büyükçe bir elişi kilim.

Penceresinden, yüksek duvarla bölünmüş bahçedeki yapraksız ağaçları seyreden Gri, “Hiç bulut yok, umarım gece ayaza kesmez, yazık bu güneşe aldanacak ağaçların çiçeklerine” diye düşünürken, dışarıdan gelen anahtar ve gülüşme seslerini duyup yan odaya, grup çalışmalarının yapıldığı Turkuaz odadaki koltuğuna hızlı adımlarla geçti, el yazısı ile yazılmış karışık notlarına daldı. Daha çok vardı çiçeklenmelere…

Altı metreye altı metre tam kare, penceresiz, yankı bile yapamayan kör, sağır, yüksek tavanlı bir oda. Turkuaz renk iç açsın diye konmuş. Aydınlatma tam tepede, soluk sarı ama güçlü bir ampul, herkesin yüzü görünüyor. Kalın demirli mazgal havalandırma ortak, o da tepede. Kilitsiz bir kapısı var, hemen dışındaki demir kapı gibi değil. Masa devlet işi, metal. Üzerinde, Gri’nin notlarını yazdığı karalama defteri ve içi su dolu plastik sürahi, yanında iç içe konulmuş kağıt bardaklar. Saat, bireysel görüşme odasındakinin aynısı. Ne dikkat verecek, ne dikkat dağıtacak hiçbir şey yok. Ve, yarım daireden biraz daha fazla geniş bir dizilişte sandalye üstünde sekiz genç kadın…

Gri, orta yaşı geçeli çok olmamış bir kadın terapist. Sandalyelerden daha konforlu suni deri koltuğunda, içeri tek tek giren kadınların isimlerini önündeki listeden kontrol ediyor, yoklama alıyor. Ensesinin yandığını hissediyor, uzun iri dalgalı kuzgun siyahı saçlarını tepesinde topluyor, becerikli bir hareketle elinden hiç eksik etmediği açılmamış kurşun kalemi saçlarının arasına sokuyor. Kadınların dikkatini, boynunu peçete ile silen kadının sol yüzük parmağındaki alyans izi çekiyor. Gri, karton bardağından bir yudum su alıp gözlerini kadınların üzerinde gezdiriyor. “Bugün yine kaldığımız kişiden başlayalım arkadaşlar, hı?” diyor, cevaplarını beklemeden- kimsenin cevap vermeye niyeti de yok- “ama lütfen herkes kaldığı yerden, hatırladığı kadarı ile devam etsin, notlarımdan yardımcı olurum, Kırmızı?” diyerek, diğer kadınların ortasındaki tek boş sandalyeye yerleşir.

Kırmızı, sırtını sandalyesindeki rahatsız arkalığa dayadı, artık vücudu dikti. Elindeki karton bardaktan büyükçe bir yudum su aldı, yuttu. Su daha boğazından geçmeden ağzının tekrar kuruduğunu hissetti. Yutkundu, derin olmayan bir nefes aldı, bardağını bacak arasına koydu, ellerini kenetledi…

“Biraz serpilince, göğüslerim uç vermeye başlayınca ki yaşım daha on üçtü, mahallemizde peynir dükkanı olan kırk yaşlarında bir abimiz ki hala ona abi diyorum, canının çok sıkıldığını ve benimle dolaşmak istediğini söyledi. Annemin arkadaşlarımda kalmama izin verip vermediğini sordu. İzin alabilirsen gel bizde kal dedi. Sana Romantizm yaşatırım diye de ekledi. Daha önce intihar girişiminde bulunmuş, ölememiş…”

“Neden bana öyle davranıyordu bilemiyordum…her gün beni telefonla arıyordu, açmıyordum… bu kez de mesaj atıyordu…anneme söyledim, anlattım her şeyi…haberi olsun istemiştim… mahalleden geçerken bile gözlerini benden ayırmıyordu, başka insanların bu bakışları yakalayıp bir anlam çıkarmasından korkuyordum…”

“Annem sonunda gitti konuştu onunla…tehdit etmiş onu,” Bir daha kızıma yaklaşırsan, rahatsız edersen, öldürürüm seni!” diye. Daha sonraları karşılaştığımızda yine rahatsız oluyordum ama eskisi kadar bakmadığını fark etmiştim…”

“Annem korumuştu beni…aslında beni çok sevdiğini düşünmüyordum…çünkü sürekli ablamın tarafında oluyordu…bana ikisi birden, sen delisin, psikolojik sıkıntıların var falan diyorlardı…çok zoruma gidiyordu…üstelik bunları tanıdık tanımadık herkesin yanında söylüyorlardı…insanların bana bakışı değişiyordu…rezil olduğumu hissediyordum…”

“Çok sıkılıyordum, sürekli bunlara maruz kalmak çok yoruyordu beni…gerçekten deli olduğumu düşünüyordum…evden uzaklaşmalıydım, ya evlenmeliydim ya da iş bulup çalışmalıydım…iş buldum…ama bu maceram fazla sürmedi…”

“Anneme artık çalışmak istemediğimi söyledim, erkeklerin, ustabaşılarımın tacizinden bıkmıştım. Babama söylemiş. Babam bir yumrukta burnumu kırdı, niye gittin niye geldin! diye… O günden sonra annem, her gün sudan sebeplerle ayrı bir tartışma başlattı benimle. Ablam da ondan daha güzel olduğum hissiyle annemle beraber olup üstüme geliyordu. O ara küçük kardeşim daha doğmamıştı. Babam annemle zorla beraber oluyordu, tek göz odada duymamak, şahit olmamak nasıl olurdu ki! Babam, kulaklarınızı kapatın, çekin yorganlarınızı! diyordu ” dedi ve parmaklarını birbirine geçirdiği, sıkmaktan mosmor olmuş ellerini yana açarak Terapist’e döndü, “Yoruldum…”

Gri, “Peki” dedi, bacağını diğerinin üzerinden aşırdı. Gözlerini ondan alıp bir sıra atlayarak diğerlerine göre daha genç görünen kadına döndü,” Siyah?” Siyah kendini hazırlamamıştı bu gelişmeye. Elindeki çoktan içip bitirdiği su bardağını buruşturdu, ayağa kalktı, masanın altındaki küçük kağıt sepetine attı. Terapist, “Lütfen kalkmayın, kuralları biliyorsunuz.” dedi. Siyah özür diledi, refleksle yaptığını söyledi. Terapist, usta pokerci sıfatını bozmadan, “Kurallar işte, ne yazık ki ben koymuyorum…” diyerek “Seni dinliyorum” bakışlarına geçti. Siyah,” bugün pek bir şey anlatmayacağım” dedi, “Canım öyle istiyor, belki haftaya…”

“Annem ben dokuz yaşımdayken vefat etti. Babam annemi her gün dövüyordu, dayanamadı, intihar etti. Gözümüzün önünde bıçağı kalbine sapladı. Sekiz kız, bir erkek kardeşim vardı. Çocuklar bölüşüldü, dört kardeş amcamın yanına gittik. Sekiz sene onun yanında kaldım.”

“Eski eşimin abisiyle nişanladılar beni. Eşim dayımın oğlu. Nişanlım nikahımıza bir ay kala vefat etti, guatrı varmış, patlamış mı ne olmuş, zehirlemiş. Sonra beni eşimin kardeşiyle evlendirdiler, birkaç kere evden kaçınca mecbur kaldı boşadı beni… gelinlikle çıktığın bu eve ancak kefenle girersin! diyen babamın evine döndüm…”

“Babam istemedi beni, önce bağırış çağırış, ardından evden attı, abim ona karşı durdu, sabaha karşı gizliden içeri aldı. O dışarıda kaldığım tek gecenin soğuğunu hiç unutmuyorum, ruhuma işlemiş… soğuktan korkuyorum… Abim uyuşturucu kullanıyordu, hastaneye yatınca babam beni tekrar evden kovdu…Bir hafta eve gitmedim, teyzemde kaldım. Eniştem, bir gece ve o son gece, ben uyurken yanıma yatıp elleriyle taciz etmeye çalıştı, zor kaçtım yanından, teyzeme anlattım o da beni döverek sokağa attı. Teyze ana yarısı öyle mi?” diye sözlerini tamamladı Siyah. “Bu kadar mı?” dedi Terapist. Cevap vermedi Siyah, ”Susadım…” dedi sadece. İlk önce davranan sağ baştaki Mavi, elindeki yarım dolu karton su bardağını kurallara uyarak, yerinden kalkmadan elden ele Siyah’a ulaştırdı. Siyah, Mavi’ye bakmadı. Gözleri duvardaki ne olduğu belirsiz tablodaydı. Nereden geldiğini öğrenmek istemeden eline tutuşturdukları suyu bir dikişte içti. Bardağı buruşturdu, kalkmadı…

Bir hafta sonra…

Terapist gözleriyle iki sıra atladı. “Yeşil, sende kalmışız…”  Yeşil, yeşil gözlerini ona dikti. Hiç beklemedi, bir önceki seans sıra atlayışından dolayı kendini hazırlamıştı. Kelimeleri kafasında biriktirmişti.

“Annem kardeşimin hizmetçisi gibiydi. Bana da hayvan gibi davranıyordu. Daha çocukluğumda bile marketten aldığı abur cuburu bile benden saklayıp, kardeşime gizli gizli ya da ben evde değilken veriyordu.”

“Evimize yaklaşık dokuz-on bin lira para giriyordu, o zamanlar durumumuz iyiydi. Herkesin, küçük kardeşimin bile telefonu vardı, benim yoktu, bana telefon almadılar. Her ihtiyacımı, zorla da olsa babamdan izin alıp girdiğim işte kazandığım parayla karşılamaya başladım, hatta üç beş kuruş da kenara atabiliyordum. Günde neredeyse on saat ayakta dikiliyordum ama değmişti, mutluydum. Paramı bulurlar, anlarlar diye erkek arkadaşımda tutuyordum. Bu sefer de alışverişlerimi nasıl yaptığımı sorgulamaya, araştırmaya başladılar. Ayrımcılık yapıyorlardı. Sanki tek ben çalışıyordum! Erkek arkadaşım biriktirdiğim parayı alıp yurt dışına kaçtı…”

“Küçük abim iki yıl boyunca beni taciz etti. Yanıma yattığında cinsel organını hissediyordum, kalkmak, uzaklaşmak istediğimde izin vermiyordu. Evde onunla yalnız kalacağım diye çok korkuyordum, ödüm patlıyordu. Sürekli masaj yapmamı istiyor, bazen de öyle olmaz deyip bana yapmaya çalışıyordu. Anneme sadece,” Abim evde hep benim yanıma yatıyor, kardeşimin yanına hiç yatmıyor, bundan rahatsız oluyorum” deyince, “Sen ailemizi parçalamaya mı çalışıyorsun!” diyerek bağırmıştı bana. Diğer abim duysa öldürürdü onu, dayanamadım anlattım sonunda, öldürmedi ama…dalağını aldılar, bir gözü de yüzde yetmiş görmüyor…”

“Kafama takmaya başlamıştım her şeyi. Birisi toplum içinde gülüyorsa ben üstüme alınıyordum. Toplum önünde konuşurken heyecanlanıyordum. Bir ara saçlarım döküldü, sonra da kaşlarım. Stres dedi doktor. Otobüste falan kanser olduğumu zannedip bana yer veriyorlardı. İnsanların bana bakışlarından rahatsız oluyordum…”

“Bir hafta eve gitmesem kimse arayıp sormuyordu. Hafta sonları gelip çamaşırlarımı yıkıyordum, sonra yine çıkıp gidiyordum. Nereye mi…”

“Annem o ara sık sık hastanede yatması gerekiyordu, evli olan ablam da yanında refakatçi oluyordu. Evde yalnız kalıyordum…Abim yine yanıma yaklaşmaya çalışıyordu, tersleyince de bana sigara içiyor diye iftira atmıştı.”

“Babam alkole başlamıştı. Hastalandı, ameliyat oldu, uzun süre hastanede kaldı ve sonunda işten çıkarıldı, eve giren paranın yarısı ondan geliyordu, çok sıkıntı çektik. Sonra tuhaf şeyler olmaya başladı… Hastane dönüşü yolda, bir köpeğin bana saldırmaya hazırlandığını gördüm, etraftakilerden yardım istedim ama bana orada köpek olmadığını söylediler. Yaz aylarında daha çok olmaya başladı bu hayaller ya da her neyse… Bir kerede, tuvalet camında siyah bir şey görmüştüm, hemen kaybolmuştu ama çok korkmuştum…Babam kendi kendine konuşmaya başlamıştı. İçkili geldiği bir gece annemi dövecekti, annemi tuvalete kilitleyip kapısına dikildim, beni dövdü…Bir gün onun telefonunda başka kadınların fotoğraflarını gördüm. Beni döveceği sırada, “Eğer bana vurursan anneme anlatırım” dedim, daha çok dövdü…Anneme, beni boşarsan seni öldürürüm diyordu…tehdit sanıyorduk ama gerçekmiş…annem sonuçta…” diyerek yeşil gözlerini Terapist’e bıraktı…

Karşısında oturan kadın, sözlerin şimdilik tükendiğini anladı, sıkmak istemiyordu, ne onları ne kendisini…

İyiden iyiye seviniyordu. Bugün seans diğer günlere göre daha “hafif” sürecek gibiydi. “Belki on seansta biter, ama ne fark eder, bunlar gider yenileri gelir…” diye düşündü. Yanında oturup içlerinden sıranın hangisinde olduğu tahmini yapan kadınlara sağdan sola baktı ve,” Kim anlatmak ister?” diye kontra bir soru sordu. Kadınlar bu değişikliği beklemiyordu. Sarı, o her soruya parmak kaldıran çalışkan öğrenci gibi atladı hemen, “Ben!” Sırasını hemen savmak istiyordu.

“Tırnaklarımı yiyordum. Sınıfta yanımda oturan arkadaşım da tırnaklarını yiyordu. Çok başarılı bir öğrenciydi. Ben de eğer tırnaklarımı yersem başarılı olurum diye düşündüm, bir değişiklik olmadı…”

“Sigaraya başlamıştım. Özendiğimden değil, hasta olayım, öleyim diye. İntihar edecek kadar cesaretim yoktu. Hiç büyümek istemedim, küçük bedenimle daha mutluydum. Annemle babam sürekli kavga ediyordu, hangi tarafta olacağımı bilemedim…”

“Annemle babamı kavga ederken seslerini ve görüntülerini kayıt altına aldım, arkadaşlarıma dinlettim, seyrettirdim. Niye yaptığımı bilmiyorum ama çok rahatlamıştım…İlk defa hayatımı birileriyle paylaşmıştım, o günden sonra hiç ağlamadım…”

“Kantinde erkek öğrencilerden biri beni taciz etti. Müdür yardımcısına anlattım, çocuğu okuldan attılar. Olayı anlattığım zaman annem bana “Orospuluk mu yapmaya gidiyorsun okula!” dedi. O zamandan sonra en ufak bir tartışmada bu “hakareti” tekrar etti, hem de yanımızda kim olursa olsun. Kolumu jiletleyince bir daha da demedi…”

“Babam en son annemin üzerine yürüdüğünde elime maket bıçağını aldım, “Bu kadına dokunursan seni öldürürüm” dedim, dokundu, öldü…” Saniyeler içinde, tek nefeste olan bitenin küçük bir parçasını anlatan Sarı’ya şimdi bütün oda şaşkınlıkla bakıyordu. En başta da Gri… “Madem bugün böyle istiyorsunuz, dediğiniz olsun bakalım…” diyerek not aldığı kağıda tekrar karalama yapmaya başladı…

Ertesi hafta…

“Mor, sende kalmıştık…”

“Annem ben doğmadan az önce boşandıklarını söylemişti. Ben hep babamın gemici olduğunu bilirdim, uzun seyahatlerdeydi çünkü. Onu hiç görmemiştik. Beş altı yaşlarında babamı tanımıştım. Hapisteymiş, boşanmamışlar. Birini vurmuş ama adam ölmemişti. On yıl vermişler. Dışarı çıktı ama yine de haftada bir uğruyordu, rahatsız oluyorduk, yanımızda istiyorduk. Sonra defalarca içeri girdi, çıktı ve içeri yine girdi. Giriş o giriş…Kötü bir babam var…Polis en son evimize baskın yapmıştı, bir koli uyuşturucu madde bulmuştu, çıkamaz, çıkamasın inşallah!”

“Babamın o giriş çıkışlarından birinde ayrılma aşamasına gelmişlerdi. Annemin sinirleri bozulmuştu, evde devamlı bizim görmediğimiz şeyleri görüyordu. Akıl hastanesine yatırdık, dayımlar üstüme yürüdü, bir sürü hakaret ettiler, “Ablamızı sen deli yaptın!” dediler. Hastaneden çıktı, memlekete gitti. Uzun süre orada kaldı ve geri geldiğinden çok daha iyiydi.”

“Annem boşandıktan sonra benim onaylamadığım birisiyle evlendi, bana sormadı bile. Hatta ondan hamile bile kaldı! Evde düşük yaptı. Ben aldım yıkadım ve çöpe attım. Annemin üzerinde bir tane daha vardı, onu da aldım yıkadım,  Zincirlikuyu mezarlığına gömdüm. Bunları yaparken hiç üzülmedim, kimseye üzülmüyorum. Ankara’da ki patlamaya da üzülmedim. Benim başıma birçok şey geldi, kim üzüldü?”

“Annemin beni sevdiğini düşünmüyorum, ben bebekken yastıkla beni öldürmeye çalışmış, anneannem kurtarmış. İnsanların işkence ile ölmesini istiyordum, özellikle sevmediklerimin. Sırtlarına adımı kazımak, kolonya döküp yakmak istiyordum, hiç yapmadım bunları ama…” diyerek ter içinde sözlerini bitirdi. Alnında biriken tuzlu su damlalarını kısa kollu bluzunun omuz başlarına sildi. Sarı renkli kumaş suyu ememedi. Gri için ayağa kalkmama kuralı yoktu. Çekmecesinden çıkardığı peçete destesini kurallar gereği ayağa kalkamayan kadınlara dağıttı. Kimi kollarını, kimi yüzünü, kimi de ellerinin içini sildi. Şimdi söz alan ve almayan sekiz kadının elinde ıslak ve buruşuk peçete topları vardı.

Hala ayakta olan Gri, “Teşekkür ederim hanımlar” dedi, arkalarındaki duvar saatine bakan Cezaevinin Danışman Rehberi, “Süremiz doldu, bugün için bu kadar yeter sanırım, yoruldunuz, haftaya bugün konuşmayanlarla başlamak üzere görüşürüz.” Gardiyana kapıyı açmasını, duyması için biraz da yüksek sesle söyledi, duvarlar yankı yapmıyordu. Kadın memur saatin geldiğini zaten bildiği için kapıda bekliyordu. Dış taraftaki ağır kapı kalın sürgünün şakırtılarıyla açıldı. İç taraftaki turkuaz boyalı masif kapının kilidi yoktu. Kadınlar tek tek ayağa kalkarak Gri’nin elini sıktılar. Birbirleriyle öpüştüler, sarıldılar. Ayrı koğuşlarda kalıyorlardı. Cezaevindeki kilidi olmayan tek kapıdan çıktılar, kilitli kapılara doğru beraberce konuşmadan yürüdüler…

Gelmiş geçmiş herkesin anahtarlarla ilgili bir anısı vardır…Anahtarla açılan kapıların ne gibi özellikleri var ki? Arkasında sırlar veya gizlilikler, ayıplar saklaması mı? Ya da hazineler? Evinizde kilitli bir kapı varsa bu sizi meraklandırmaz mı? Ne oluyor acaba içeride demez misiniz, ya da “Ben bu evde kilitli kapı istemiyorum demedim mi!” der misiniz? O kapı kilitli ise açılmaması lazım demek ki, ya da tam tersine zorlanmalı mı? Tuvalet kapıları da her daim içeride birisi varken kilitlidir. Açmak ister miyiz? Hayır, asla! Ama içeride kimse olmayan bir misafir odası kapısı düşünün. Annelerimizden bize acı bir hatıra. Evin salonu… kesinlikle girilmez. Evin parçasıdır ama giremeyiz. Neden? Çünkü müteahhitler bu bölümleri sadece misafir girsin diye yapmışlardır.

Yıllarca kilitli kapıya bakıp durduk, giremedik… Girsek de çıkmamız bir oldu. Aman koltuklara oturmayın, masaya hiç yaklaşmayın, perdeleri açmayın! Neden anne? E misafir odası orası, misafir gelince evin kadınının ne kadar tertipli düzenli olduğunu bilmesi, anlaması gerek. Gözüne gözüne sokmalıyız ne kadar temiz bir ev sahibi ya da kadın olduğumuzu. Dostlarımız! bakar mı evin düzenine, tertibine, temizliğine? Bakarsa dost olurlar mı…Peki koskoca evin o bölümüne girmeyen çocuklar? Hep, sanki korku filmlerinden kalma o odada yalnız kalmaktan korkarlar. Yabancıdır o odalar onlara. Gecenin körü bir girin bakalım salona neler oluyor. Ha girip ne yapacaksın? Zaten kapı kilitli. Açarken ses yapar. Açması bir dert, kapaması ayrı. Ya annem uyanırsa? Sonra ne mi oldu. Misafir odası hala var annemin evinde, benim yok. Yılların acısını çıkarıyorum şimdi…

Yukarıda anlatılan “Gerçek” hikayelerdeki insanların da birer kilitleri vardı. Sadece açılmayı bekleyen basit kilitler. Hepimizin kapısı olması gerektiği kadar kilitli. O zaman bir anahtar uyduruverelim…Hatta o anahtarlara o basit renkli kılıflardan takalım. Herkesin renkli bir anahtarı olsun, hem de her kapıyı açabilen. Belki de hem anahtar olmalı hem kilit…Ama hırsızlık yapmadan, insanların hayallerini, hayatlarını çalmadan…

Sevgi ve saygı ile…

Sigara sağlığa zararlıdır…

             Sıcak veya soğuk bir gün, önemsiz… Otuzunu fazla geçmemiş genç kadın, pencere önünde bembeyaz tülün desenlerinin arasından tek tük insanın geçtiği caddeye sağdan sola veya tersine bakıp duruyor. Göğsüne doğru kavuşturduğu sağ elinde, günün bu saatlerinde hiç bırakmadığı sigarasının ucunda ateş yok, hiç yanmamış…İki seneye yakın kullan(ma)dığı aynı “mekruh” uyuşturucu madde… İşaret parmağı ile orta parmağının orantılı baskısından ezilmemiş, neredeyse fabrika çıkışlı, orijinal görünümünde. Nemli veya kurumuş tek bir dudak görmemiş, kül tablası ile hiç tanışmamış. Her gün aynı saatte, ilk bakışta sedef kakma işçiliği gibi görünen ama iyi bir Uzakdoğu replikası minik sandık içinden özenli bir törenle alınan sigara. Kadın, tanıdığı herkese kanser hastası olduğu yalanını söylediğinden beri irade örneği gösterip sigara içme alışkanlığını ya da bağımlılığını  bırakmıştı. Sigara içen birini de gördüğünde ısrarla ne kadar kötü bir alışkanlık olduğunu anlatıp, bin bir ricayla sigarasını elinden alıp çöpe atardı. Bu eyleme muhatap kişilerin de alışkanlıklarını bıraktıkları da görülmemişti ya, neyse…

       Her gün yaptığı gibi çocuğunun okuldan dönmesini bekliyordu. Okul servisi geç kalmıştı. Servisin her gecikmesinde elindeki sigarayı yakmayı düşünmüş ama hiç yapmamıştı. İradesinin sağlam olduğunu düşünüyordu. Oğlu yedi yaşındaydı. Sevimsiz bir erkek çocuğuydu ona göre, ama evladıydı işte. İyi bir anne olmasının önemi de yoktu. Sonuçta onu kendisi doğurmuştu. Mümkün olsa babasız doğurmak isterdi…Oğluyla ilgili bir kaygısı olmamıştı. İstediği gibi yetiştirebilmişti onu, kendisine benzemesini istiyordu ve başardığını düşünüyordu. Tek eksiği henüz çok küçük olmasıydı. Büyümesini görmeyi de çok önemsemiyordu. Gelişmesine yetecek kadar emzirmişti. On dört aylıkken gece gündüz demeden hala ve ısrarla emmeye çalışmasından dolayı zorla sütten kesmişti. Geçen sene intihar eden annesinin yanına üç gün gönderince çocuk umudunu kaybetmişti. Kendisininki kadar-yalan da olsa- önemli bir hastalık da geçirmemişti. Önüne yiyeceği kadar yemek verince büyüyordu işte…

           Perdeyi tekrar araladı, yolun karşısındaki binanın aynı kattaki  penceresindeki engelli kadınla göz göze geldi. Kadının tekerlekli sandalyesi pencere önüne çok yaklaşamıyordu. O gün bakıcı kadının çocuğu hasta olduğundan erken gitmek zorunda kalmıştı. İki kadın birbirine el salladı, “Oğlan gelsin gelirim!” diye bağırdı araladığı tülün arkasından. Engelli kadın duymadı ve görmedi… Arabasının ön küçük tekeri halının püsküllerine takılmıştı onunla uğraşıyordu, kurtaramadı. Kurtulmak için zorlamak istemedi, akünün bitmesini istemiyordu. Erişebildiği kadar perdesini açtı, “İnşallah beni görmüştür” diye söylendi. 

              Servis aracı her zaman geldiği yönün aksine caddeye soldan girdi. Yolu ortaladı. Hostes kız yavaşça açılan kapıdan aşağı şoförün otomatik olarak açtığı basamağı es geçip yere hızlıca atladı. Arkasından gelen iki oğlan çocuğun inmesine yardım etti, onları karşıya geçirdi. Kadın hangisinin oğlu olduğunu seçemedi. Aynı blokta oturan bir kadın,  oğluna aldığı kıyafetlerin veya çantasının aynısından almayı adet edinmişti. ”Kıskanç olmalı ya da deli” diye düşünüyordu, “bakarsan da senin benim gibi, belki de zevkimi beğeniyor…” 

                  Araçtan ikiz gibi inen çocuklar hostes kıza ve şoföre el salladı, en sona onlar kaldığından araç içine bakmadılar bile. Şoför, çocuklar iner inmez sigarasını yaktı, kızın binmesini bekledi. İş çıkışına yetişmek zorunda olduğu personel servisi için gaza yüklendi bastı gitti…

              Kadın tülü sertçe kapattı, kapıya doğru geçti. Kapısının anahtarı üstündeki kilidini iki kere sağa iki kere sola çevirdi. Tekrar iki kere sağa çevirdikten sonra kapının sürgüsünü çekti. Kapı gözetleme deliğinden asansörün kat ışığına baktı. Katta durduğunu görünce kapıyı açtı. Çocuk çoktan gelmiş, boyu kısa olduğundan görüş mesafesi dışında kaldığı için kapının açılmasını sessizce beklemişti. Zile bassa da hemen açmazdı annesi, kapı açma merasimini ezberlemişti. “Welcome” yazısı alt tarafta kalmış paspası normale getirdi, ayakkabılarının altını ve yanlarını sürttü. “Tamam, yeter gel içeri” dedi annesi. “Babam geldi mi?” diye sordu çocuk, “Hayır” dedi kadın. “Sen geç, yemeğin mutfakta hazır, ye, ben karşı komşuya geçiyorum” diyerek meşgul olan asansörün çağırma düğmesine bastı. Asansör üst kattan geldi, yarıya yakın yerde yavaşladı, birkaç saniye sonra  kata oturdu, kapısı açıldı. İçinde, oğlunun ikizi gibi giydiren kadın olduğu halde kabine girdi. Kadına sarıldı, öptü, hal hatır sordu. Saçlarının ne kadar güzel olduğunu kıvrımlarına dokunarak söyledi. Yüzünün temizliğinden bahsetti, kirpikleri için ne kullandığını sordu. Karşıda oturan engelli komşuya yardıma gittiğini, bunu sık sık yaptığını, insanlık görevi olduğunu, kendisinin de ağrılarının çoğaldığını söyledi. Zemin kata inene kadar da elini kadının girdiği kolundan çekmedi. Kadının ince kaşe montunun üzerindeki birkaç iplik tanesini aldı, parmaklarıyla ufalayıp yere attı. Kadına  apartmanın giriş kapısını, hidrolik menteşesini sonuna kadar zorlayarak açtı, yol verdi. Kadın otoparktaki aracına doğru giderken kendisi sağa sola bakmadan karşıya geçti. Ağır kapıyı geçeceği genişlikte aralayarak eliyle itti, yine asansörle yukarı çıktı. Kabinde  ağır bir koku vardı. Tabandaki ıslaklığı fark etti, yasak olmasına rağmen apartman görevlisinin çöpleri asansörle taşıdığını düşündü. Cebinden bir tomar anahtar çıkardı, kırmızı saplı olanı seçti. Anahtarı deliğine soktu kapı açıldı, şaşırdı. Kapıyı kapattı, iki kere sağa, iki kere de sola çevirip tekrar bir kere sağa çevirdi ve kapı tekrar açıldı. “Sen misin?” diyen kadın hala pencere önünde ve halının kenarında takılı vaziyette bekliyordu. İçeri geçip kadına sarıldı, saçlarını övdü, üzerindeki kazaktaki iplik, hav parçalarını aldı. “Seni bugün yıkayalım” dedi. Sandalyesini itti, zorlandığını görünce halıdan kuvvetli bir hamleyle sertçe kurtardı. Yaşlı kadının çalı gibi zayıf bacakları sandalyenin küçük ve dar basamaklarından kurtuldu, yere sürttü. Çorapları sürtünmenin etkisiyle uçlarına doğru uzadı. Yaşlı kadın “Ah” deyince kadın anında aracı durdurdu ve yere eğilip birkaç dakika sonra çıkaracağı çorapları özenle tekrar giydirdi, ayaklarını küçük basamaklara koydu.

           Duvarları aracın sürtünmesiyle iyice çizilmiş koridordan geçip, eski evin sonundaki banyoya girdiler. Yerdeki çiniler bile en az yetmiş seksen yıllık olmalıydı. İtalyan mimarisi göze çarpıyordu, yüksek tavanlı, büyük kapılı binanın arkasında mutlaka küçük de olsa bahçesi olan bir apartman. Radyatörleri döküm ve dekoratif cinsten, geç ısınır, geç soğur. Tavanlarında orijinalliğini koruyan yağlıboya süslemeler ve kartonpiyerler. Mutfak tezgahı bile beton dökme, üstü yine çini. Yapıya hiç uymayan banyodaki kurna, Osmanlı işi, ölen kocanın zevki. Kadının yaşı belki binayla eşit. Küvet ille de döküm, aynı lavabodaki musluk gibi. Banyodaki “modern” olan tek şey sıra sıra dizilmiş şampuanlar. Saç fırçası kemik, arkası aynalı olanlardan…

             Kadının kırk kilodan az vücudunu küvetteki kolçaklı tahta sandalyeye kolayca taşıdı kadın. Suyun ısısını ayarladı. Önce hamam işi yün keseyi temizledi. Yeni olduğundan biraz sert gibiydi, kadını her zamankinin aksine hafifçe keseledi. Çıkan kiri görmezlikten geldi. Bol sabunladığı lifle de yüzü dahil bütün vücudunu ovaladı. Kirlenen, ıslanan banyoyu temizlediğinde yatağına yatırdığı kadın çoktan uyumuştu. Kapıyı kilitlemeden sessizce çıktı. Gece yatısına kalan bakıcı kadın kolayca açmalıydı. Akşam olmuştu, eşinin geldiğini düşündü. Koşarak karşıya geçti. Apartmanın giriş kapısında eşiyle karşılaştı, yanağından öptü yine. Asansörün önünde birkaç kişi vardı, beklemeden merdivenlere yöneldiler. Aynı kötü koku girişte de vardı, eşi almamıştı kokuyu…

             Gece, astığı büyük boy havlunun çıkan rüzgarın etkisiyle balkonun demirlerine çarpma sesiyle uyandı kadın. Önce tanımlayamamıştı bu gürültüyü. Karanlık evin içinde biraz dolaşınca sesin kaynağını bulmuş ve yeni yıkanmış havluyu alarak tekrar kirli sepetine tıkmıştı. Ayağındaki terliklerin parkede ses yapmasına aldırmayarak yine sigara kutusuna gitti. Sigarası yerinde yoktu. Kendi eliyle koyduğunu çok iyi hatırlıyordu. Eşi zaten sigara içmezdi. Oğlu…mümkün değildi! Koyabilme ihtimali olan her yeri deşti, ev şimdi hırsız girmiş gibiydi, yoktu, bulamamıştı. En son pencere kenarındaydı, oraya da baktı, pervazı kontrol etti, yok, yok, yok! 

            Oğlunun odasına gitti. Işıkları açmamıştı. Tavanda aydınlatma yoktu, kitap okumasına yardımcı olması için, küçük lamba baş ucundaki komodin üzerindeydi. El yordamı ile onu buldu, açtı. Oğlu ışıktan rahatsız oldu diğer tarafına döndü. Çekmeceleri tek tek aradı. Hepsi çok düzenliydi. Yerlerinden çıkardı ters çevirdi, yere boşalttı. Yok… Gardrop…çok kıyafeti yoktu ki, olan da yerdeydi artık. Oğluna baktı, nefes almıyor gibiydi, dinledi… Göğsü inip kalktı…Baş ucundaki lambayı kapattı, odanın kapısını kilitledi, tekrar küçük hazine sandığının içine baktı. Yoktu…

             Eşinin başına gitti. Bir kaç dakika onu seyretti, uyandırıp sormayı düşündü, yapmadı. Mutfağa geçti. Geçen Kurban Bayramında, eşinin Eminönü’nden aldığı bıçağı, sakladığı, kat kat yaptığı gazete kağıdından çıkardı. Keskinliğini kontrol etti, birkaç kat gazeteyi çok güzel kesmişti. Oturma odasına geçip televizyonu açtı, bir müzik kanalı seçti. Sesini yatak odasından duyabilecek kadar açtı. Eşinin yanına oturdu, uyuyan yüzüne baktı ve boğazının sağ tarafındaki şah damarına bıçakla çok kuvvetli olmayan bir kesik attı. Adam hırıltılı bir ses çıkararak yerinden fırladı, elini boğazına attı. Her iki eliyle bastırmak istediği kan parmak aralarından sızıyordu. Duvar ile yatak arasına düştü. Kafasını komodine çarptı. Kadın, elinde keskin tarafında çok ince bir kan izi olan bıçak ile yatakta oturuyordu. Adam sağ eliyle damarına basarken sol eliyle de yardım beklercesine parmaklarıyla duvarı kazıyordu. Duvar kağıdının ek yerinden tırnaklarıyla tutabildi, bir boy kadar yırttı. 

                  Okuma lambası yere düşmüştü, bez kısmı yerinden çıkmasına rağmen ampul hala yanıyordu. Kan fışkırmıyordu, kadın kesiğin derin olmadığını düşündü. İçeriye gitti, oğlunun odasının kapısını dinledi, ses yoktu, çocuk uyuyordu. Kumandayı aldı, televizyonda tekrar yayınlanan programlardan birini seçti, seyretmişti daha önce. Film kanallarına baktı, eski Amerikan filmlerinden biri denk geldi. Salon komedilerinden olmalıydı, severdi. Dean Martin, Frank Sinatra, Sammy Davis Jr… Işıkları açıp mutfağa geçti, canı çay çekmişti. Isıtıcıya su koydu, kaynamasını beklerken elindeki bıçağı fark etti.  Kavanozdan birkaç kurabiye aldı, kurabiyeleri küçük bir tabağa yerleştirdi, sehpaya bıraktı. 

              Yatak odasına geçtiğinde eşi duvarla ilgisini kesmişti. İki eliyle de boğazını sıkıyordu. Kafasının arkasından sızan kan ise saçlarını yapış yapış yapmıştı.  “Kanın akmasını engellese beynine kan gitmez, bıraksa kan kaybından ölür. “ diye düşündü kadın, “İki ucu boklu değnek…” duvardaki kan izlerine baktı, hala yanan ampul duvardaki kanın rengini koyu kırmızıya çevirmişti, “Ya da damardan çıktığı gibi kalmıyordu rengi…”          

               Adamın üzerindeki tişört vıcık vıcık kandı. Bıçağı vurduktan birkaç saniye sonra kocaman olan adamın gözleri şimdi kapalı gibiydi. Gölgede kaldığından kadın seçemiyordu. Yatağın etrafından dolaştı, eğildi baktı. Nefes alıp vermesi çok hızlıydı. Su ısıtıcısının, “Ben kaynadım!” diyen sesini duyan kadın doğruldu ve mutfağa koşar adım geçti. Çayını demledi, “Gece vakti demli çay içmeyim, rahatsız eder belki” deyip koltuğa geçti. “Sammy Davis o çelimsiz bedeniyle nasıl aktör olmuş ki?” diye söylenirken çayın rengini artık almış olduğunu düşündü. Kendine açık bir fincan çay koydu. Porselen fincanın içinden rengini göremedi, dolaptan cam bardak alıp diğerini lavaboya döküp yenisini doldurdu. Işığa doğru kaldırdı, beğendi. Kurabiye tabağını sehpadan alıp koltuğa bağdaş kurdu. Film seçeneğini orijinal alt yazıya çevirip oğlunun odasının kapısına kulak verdi, ses yoktu, yatak odasından da ses gelmiyordu. Sessizlik güzeldi…

                   “Psikopatlar, insanları büyüleyen, onları kendi istedikleri şekilde yöneten, yaşamda acımasızca kendilerine bir yol açan ve bunu yaparken de, en ufak bir suçluluk ya da pişmanlık duymadan arkalarında kırık kalpler, yıkılmış beklentiler ve boşalmış cüzdanlardan oluşan geniş bir iz bırakan toplumsal yırtıcılardır. Dehşete düşen insanlar çaresizce sorar” Kim bu insanlar?”

                   “Genellikle psikopatların, manşetlerde yer alan, hapishaneleri dolduran akli dengesi bozuk suçlular olduğunu sanırız. Oysa bütün psikopatlar katil değildir. Onlar daha çok, SİZİN DE tanıdığınız, hayatın içinde aşırı bir özgüvenle- fakat vicdansızca- yollarına devam eden erkekler ve kadınlardır.” Robert D. Hare, “Vicdansızlar”

Şimdi etrafımıza ve aynaya bir bakalım, “Gizli psikopat” diye bir şey duydunuz mu…

Saygı ve sevgi ile…

            
              

Motel…

             Bilinen fıkra; Temel tarifeli uçağa binmiş, yeni ufuklara kanat çırpacak. Yerini ararken bir bakmış İngiliz, Fransız ve Alman yan yana koltuklarda buna sevinçle bakıyorlar. Temel, “Ulan yine mi siz! “ demiş…

              Orman ağaçlarının, Ayışığı’nın yere ulaşmasına izin vermediği sıcak bir Cuma akşamüstü. Güneş henüz batmış, ama Ay arsızlık etmiş, ortalık hala aydınlık olmasına rağmen acele bir işi varmış gibi kendini dağ zanneden tepelerin ardından önce kızarıp sonra da parıldamağa başlamıştı. Üzerindeki yer şekilleri aşağıda onu seyreden bazı insanlara “Bunlar nedir?” sorusunu sordursa da, çoğu insan başını kaldırıp bakmıyordu bile. “Ay” işte…İşi bu. Dört çeşit şekliyle bulutsuz havalarda çıksın, Güneşin milyonlarca kilometre uzaktan yardımıyla-vesayetiyle parlasın, bulutlu gökyüzünde ise ara sıra saklanıp bazen de çıkıp insanların kurt adam olmasına yardım etsin. Bir de Gel-Git… Aşıklara, şairlere yaptığını ise onlara sormak lazım…

            Çok sık ağaçların olduğu ama köklerinin sadece toprak altında kaldığı klasik bir orman…Geldikleri otoyoldan az önce ayrılmış bir grup genç, toprağın üstünde sürünen, yürüyen, zıplayan ama güzelce kamufle olmuş çok çeşitli hayvan popülasyonu içinde, kalacakları kamping-motele doğru bağıra çağıra insanoğlu tarafından daha önce açılmış olan patika yardımıyla ilerlemeye çalışıyordu. Eski püskü, her tarafı değil metal yorgunluğu, metalsizlikten isyan eden, şoför dahil kiraladıkları pick-uptan bozma minibüsleri kalacakları yere birkaç kilometre kala ölünce bu beklenmedik oryantasyon yürüyüşüne mecbur kalmışlardı. Sırtlarında taşıdıkları koca koca çantalar vücutlarında değdikleri yeri aşındırmaya başlamamıştı ama hafifçe kızartmaya da yüz tutturmuştu. İsyan birazdan başlayacak gibiydi ama hiç bir semerin taşıyanına yük olduğu da henüz görülmemişti. 

             Ekip başı olduğunu iddia eden yakışıklı genç sevgilisine biraz daha dayanmasını söylüyordu. Hemen arkalarında yürüyen kilolu genç adam ise ekip başına içinden etmediği küfrü bırakmıyordu. Yolda kalan aracı o bulmuştu. Masraf olmasın diye artık trafiğe bile çıkması cinayet olan hurdadan çıkma minibüsü üç kuruş paraya kiralamıştı. Olan ortadaydı, özür bile dilememişti. Varsa yoksa kız arkadaşı. Güzel bile değildi. Elinden gelse, biraz da cesareti olsa bu adamı öldürmek istiyordu, en azından eceli biraz çabuk gelsin diye dua ediyordu. Çünkü vücudunda akacak ter kalmamıştı. Bir yandan da çıplak kollarına ve bacaklarına yapışan ne olduğu belirsiz sineklerle mücadele içindeydi. Dokuz kişi içinde kanının tadı en güzel olan o muydu?

              En önde giden çift olmayan çift ise devamlı konuşuyordu, hiç susmuyorlardı. İkisi de gözlüklüydü. Hele erkek olanın  gözlük camları o kadar kalındı ki burnuna oturduğu yerde küçük bir oyuk oluşturmuştu. Sırtındaki çantayı dört yerinden öylesine sabitlemişti ki vücuduna, sanki çırılçıplakmış gibi rahatlıkla yürüyüşünü sürdürüyordu. En arkadaki kilolu genç önce onun ölmesini diledi. Öndeki yol açan gözlüklü ikilinin kız olanı ise yanında yürüdüğü adamın yarısı gibiydi. Alttan baktığı gözlüklü genç ve atletik adamı hayranlıkla dinliyordu. Kilolu genç ne konuştuklarını duymaya çalışıyordu ama mesafe en az on metreydi ve duyamıyordu, bunun hesabını soracaktı bir gün…

             Öncü ikilinin üç beş metre arkasında ise tek kol halinde yürüyen ikisi erkek ikisi kız bir grupçuk daha vardı. Onları gruptaki kimse tanımıyordu. Onlar da birbirini tanımıyordu zaten. En azından öyle görünüyordu. Yolda gelirken tek tek otostop yaparken almışlardı. Bütün grubun yaşı aşağı yukarı denkti. Üçlü ve tanımsız gençler daha tecrübeli gibiydi. Bir tanesinin belinde orta büyüklükte bir avcı bıçağı hemen gözleri alıyordu. Kilolu olan arkaya sığamadığı için minibüsün en önünde oturduğundan o grubu yolda görmüş ve ilk ikisine “Almayalım!” diyerek itirazını yapmıştı. Duymazlıktan gelinmişti, o da küsmüş, kendini yolu seyretmeye vermişti. Daha sonrakiler içinse zaten fikir beyan etmemişti. İçinden de yolun çökerek bir trafik kazasının olmasını ya da yola biraz geride gördüğü “Yabani hayvan çıkabilir” ikaz tabelasındaki geyiklerden birinin yola atlayarak araçlarına çarpmasını, hepsinin ölmesini ama sadece kendisinin sağ kalmasını dilemişti. Hatta şoförün de kalp krizi geçirerek aracı şarampole devirmesini bile istemişti. Ama kimse henüz ölmemişti, kaza bile olmamıştı. Yol bomboştu…

             Belinde bıçağı olan genç ve yapılı erkek en öndekilerin sürekli değişmesini tavsiye etmişti. En yavaş gidene göre hareket edilmeliydi. Ekip başı bunu makul karşılamıştı önceleri. Ama kilolu genç her yüz metrede bir dinlenelim deyince, onu, köşeyi dönünce kalacakları moteli görecekleri vaadiyle yürümeye zorlamıştı. Kilolu gencin gözleri artık orta boy avcı bıçağındaydı…Kim yapmıştı bu adamı grup lideri?

             Şişman genç artık en öndeydi. En yavaş yürüyenin o olduğuna karar verilmişti. Bu ortak karara sonradan katılan dört kişi onay vermemişti ama hava da artık kararmaya başlamıştı. Kalacakları yere varamazlarsa ormanda gecelemek zorunda kalacakları tehlikesini göze alamazlardı. Kilosu diğerlerine göre biraz daha fazla olana ayaklarını açmasını ve artık şikayet etmemesini sertçe söylediler,” Burası kreş değildi!” Sonradan gruba yoldan katılan genç kız ise vurucu soruyu sormuştu: “ Bu patikanın motele gittiğini nereden biliyorsunuz?” Cevabı ekip başı verdi eliyle kırmızı yazıyla yazılmış yön tabelasını göstererek,” Bates Motel’e gider”

              Ay ışığı iyiden iyiye gözleri karanlığa alıştırmıştı. Patika net olarak görünüyordu. Patikayı kesen asfalt yola çıktıklarında belli etmeseler de sevinmişlerdi. Üzerinde şerit çizgileri olmayan yolda ekip başı olduğunu iddia eden yakışıklı gencin hislerine güvenerek sola dönmeyi tercih ettiler. Gereksiz bir özgüven gelmişti kendilerine. Kilolu genç dahi ayaklarını daha sağlam yere basıyordu artık, şu anda kimsenin ölmesini istemiyordu, onlara muhtaçtı…

             Yolun sağından ormanın içindeki gibi yürüyüş düzeni ile ilerlemeye başladılar. Fark ettikleri ilk şey ise yolun hafifçe yukarı doğru eğim almasıydı. Motelin tepeye yakın olduğunu  kestiriyorlardı. Otostopçu dörtlünün henüz kalacak bir yeri yoktu. Araç bozulmadan önce sevgili olanlar hariç, kızların ve erkeklerin ayrı odalarda kalmasına karar verilmişti. En önde yürümeye çalışan kilolu genç değildi. Bu seyahate katılmasının tek sebebi olan kız, hala gözlüklü ama atletik gencin arkasındaydı. Pazartesi günü zayıflamaya karar verdi… 

           Kuş uçumu beş yüz metre ötede motelin çevre aydınlatma ışıkları görünmüştü. Bilmedikleri şey ise yolun bol virajlı olmasıydı. Ekip başı hesap yaptı, taş çatlasa yirmi dakikaya oradayız dedi. Bu problemin basit çözümü yine herkesi memnun etti. En öne yakışıklı ama gözlüksüz genç geçti, herkes bir arkaya kaydı. 

              Hava iyiden iyiye kararmaya başlamıştı. Yaprak dahi kımıldamıyordu, tam cinayet, ölüm ve katliam  havasıydı. Adımlarını moteli gördüklerinden dolayı daha da sıklaştıran grup havanın ve ormanın çok nemli olmayan baskısına rağmen fazla dayanamamış terlemeye başlamıştı. Bu arada bu stresli ve bir o kadar da garip grubun en arkada kalan otostopçu kızlarından görece daha güzel olan bireyinin baldırına kramp girmişti. Bunu ilk gören hemen önündeki diğer otostopçu yakışıklı olmayan ama kızlar tarafından  “sempatik” tabir edilen gençti. Diğerlerinin durmasına izin vermeden, “Siz devam edin, biz yetişiriz.” dedi. Diğerleri de durmak için gönüllü değillerdi zaten, birkaç küçük virajı döndükten sonra gözden kaybettikleri motele doğru yürümeye devam ettiler. Sempatik oğlan, sırtında taşıdığı çantası kendisinden ağır olan ufak tefek kızı sırtına alıp yürümeyi teklif etti ama kız kabul etmedi, ”bacağıma kuvvetli bir çimdik atarsan sanırım krampım düzelir” dedi. Oğlan tanımadığı kıza,” Saçmalama, o neymiş öyle!” deyince kız onun denizde kramp geçirip boğularak ölmesini istedi. Kızın çantasını çıkardı, sırt üstü asfaltın kenarındaki yağmur sularının doğal olarak  yaptığı küçük bir şarampole yatırdı, kramp giren bacağını neredeyse doksan derece havaya kaldırıp ayak parmak uçlarından aşağı doğru bastırmaya başladı, kız gerilen adalesinin acımasıyla çığlığı bastı. Sessiz ormanda attığı çığlık aşağı yukarı yüz metre ilerideki gruba ulaştı, hepsi aynı anda durdu ve arkalarında bıraktıkları karanlığa doğru bakmaya başladı…

            Yerde hala yatmakta olan kız, ayakta pis pis sırıtmakta olan gence sağlam bir küfür etti. Çocuk, “Nankör.” dedi. Kız ayağa kalktı, çantasını sırtına vermek için hamle yapan genç adama, “Elleme!” diye bağırdı. Kızın son bağırması yukarıdaki hala ayakta donmuş vaziyette duran gruba ulaştı. Ekip başı devam etmeyi önerdi. İtiraz eden olmadı ama yanlarından hızla geçen farları ve iç lambaları kapalı kamyonete el etmeyi akıllarına bile getirmediler. Kimsenin ölü bir kahraman olmaya niyeti yoktu. Sessiz biçimde anlaşmış olarak tekrar yürüyüş kolunun önünde, ekip başı önderliğinde artan hızlı adımlarla yürümeye devam ettiler. 

            Sivilceleri artık akne halini almış diğer otostopçu kız, asfaltta kıştan kalma yamanmamış patlak yarığa ayağını soktu, kurtarmaya çalışırken bileğini esnetti ve o da küfür ederek yere çöktü. Arkasındaki kilolu oğlan hemen kaldırmaya çalıştı. Kız ona da küfür etti, genç çocuk sıra değişikliği yaparak onun ekip başından önce ölmesini diledi. Yerden aşağı yukarı iki karış kaldırdığı kızı aynı hızla yere bıraktı. Küfrün seviyesi katlanmıştı. “Ne halt edersen et, iyilik de yaramıyor!” diyerek elleri belinde ”Yeter artık bu ne şanssızlık!” gözleri ve hisleriyle bakan gruba elleriyle “Yürüyün ya!” diyerek emretti. Ekip başı bu silsile yolunun bırakılmasından memnun kalmıştı, karar vermekten şimdiden bıkmıştı. Ama yine de içinde olan o sahte kahraman egosunu öne çıkarıp, “Ben kalırım, ekip başı şimdilik bu olsun” diyerek kilolu ve sinirli genci işaret etti. Atanmış yeni ekip lideri zaten iki kez küfür yiyince grubu iyice arkasında bırakıp en önden yürümeye başlamıştı, aldığı rütbeyi duymadı bile, küsmüştü… Eski ekip başının sevgilisi ise olana bitene bir anlam yüklemeye çalışıyordu. O kadar erkek varken sevgilisine mi düşmüştü bu kıza yardım etmek? Bunun hesabını motelde sormaya karar verdi, “Gergin ortamı daha da germeye gerek yok!” diyerek kendine ne kadar olgun olduğunu ispat etti…

             Ayağı asfalta sıkışıp ters dönen kız yakışıklı yardımsever eski ekip liderine ses çıkarmadı. Ormanda bir süre yalnız kalacaklardı, tanımıyordu ama motele ne kadar yol kalmıştı ki…”Kadınlar dışını beğenmediği şeyin içine bakmayı aklından geçirmezler” diye düşündü sanki anlarmış gibi kızın botlarının ipini elindeki bıçağıyla kesmeye çalışan genç. Bir filmde seyretmişti bu hareketi. Kız, sırt üstü asfalta uzandığı için bunu görmedi. İpleri kesen genç, kızın ayağındaki botun dilini geriye çekip çıkarmaya çalıştı ama ne yazık ki dil bot ile tek parçaydı, genişlememişti. Kız merak edip olan biten için  acıyla bağırıp oturma pozisyonuna gelince iplerin kesilmiş olduğunu görüp bu kez elinin yetiştiği yere kadar uzanıp oğlana tokadı bastı. Ne olduğunu anlamayan çocuk refleksle o da kıza tokat attı ama biraz ağır kaçmıştı. Erkek, kuvvetini abartmıştı. Yanağı yanan kız acısına aldırmadan tek ayağının üstüne fırlayıp yerde çökmüş vaziyette olan adamın üstüne ”Sen kime vuruyorsun!” diyerek atladı. Üç viraj ötedeki ekip bağırışlara bir anlam yüklemek istemediklerinden bu kez durmadılar bile, motelin ışıkları çok yakındı, görünüyordu…

            Yeni ekip liderinin sırtındaki ter pantolonunun dizlerine kadar inmişti. Arkasına bakmadan ilerliyordu artık. Arada korunması gereken makul mesafe artık yoktu, ekip iyice dağılmıştı. Disiplin sıfıra yakındı. Gözlüklü kız ve gözlüklü potansiyel sevgili adayı ise sıra düzenini bozmuştu. Üç viraj önce genç adamın adım atmasıyla sevgili olmaya karar vermişlerdi. En azından bu kısa tatil boyunca vakit geçireceklerdi, yaz aşkı gibi bir şey olacaktı. İnsanlar konuşmadan da anlaşabiliyorlardı, alan memnun satan memnun…

           Eski ekip liderinin kızgın ama olgun sevgilisi ise intikam alma derdindeydi. Önceleri onun ölmesini istediyse de bunun onun için bir kurtuluş olacağını düşünüp en iyi intikamın aynı biçimde davranılması gerektiğine karar verip planını yapmıştı. O da ayağı takıldı numarası yaptı ama yüz üstü yere kapaklandı, canı çok acımıştı. Hemen arkasında daha sakin adımlarla yürüyen, belinde avcı bıçağı olan genç yavaş adımlarla kızın  yanına kadar geldi. Burnu kanıyordu. Sırtındaki çantanın ağırlığını hesaplayamamıştı. Önce kızın çantasını çıkardı kenara koydu. Elleri burnunda ve hafif kan olan kızın yüzünü elleriyle temizledi. Bundan sadist bir zevk alıyor gibiydi. Öne hafifçe eğilip her iki taraftan burnuna sıkıca bastırmasını söyledi, akan kanın genzine dolmasını böylece önleyebilirdi. İlgisi hoşuna giden kız ise durumdan memnundu. Ellerindeki kanı pantolonuna sürerek temizlemeye çalışan yabancıyı yere doğru eğilmesine rağmen gözlerini yukarı kaldırarak seyrediyordu da, ”Yakışıklı değil ya…” diyerek planda değişiklik yapmaya karar verdi. Parmaklarını burnunu sıkmaktan vazgeçirdi, kan durmuştu. Kanının tadı söylenildiği gibi biraz tuzluydu, hoşuna gitmişti. Ellerinden tutup ayağa kalkmasına yardım eden genç adamın ellerinin çok sıcak olduğunu düşündü. “Aslında o, kıza yardım ederken ölse bu çocuğun gideri var…” dedi. Sesli düşündüğünü fark etti, ilkyardımcı genç duymuştu, “Neden olmasın…” dedi ve tokadı yedi. “Sen beni ne zannettin!”

           O sırada ışıkları görünen moteldeki resepsiyon görevlisi ve aynı zamanda da sahibi olan adam yüksek masasının altındaki otuz yedi ekran televizyonundaki filmi henüz bitirmişti. İçeriye biraz önce malzeme getiren adamın söylediklerini heyecansız dinlemişti. Yolda yürüyerek gelen genç bir gruptan bahsetmişti. Gruptan biraz geride ise bir kişinin yerde olduğunu, ne olduysa birden karşısındakine tokat attığını ve küfrettiğini anlatmıştı. Birkaç metre ileride de oldukça yorgun görünen grubu gördüğünü söylemişti. Garip olan ise kendilerini durdurmak için hiç bir hareket yapmadıklarıydı. Motelin sahibi ani bir hareketle telefonu kaldırdı, karşısındakinden motelin tüm gereksiz ve fazla olan aydınlatmalarını kapatmasını istedi. 

            Neredeyse motele birkaç on metre yaklaşan kilolu genç ve geçici sevgililer dış aydınlatmaların birden kararmasıyla oldukları yerde çakıldılar. Artık sadece motelin lobisinin zayıf ışıkları görünüyordu. Motelin isminin yazılı olduğu tabelayı bile göremiyorlardı. Yanlarından geçen eski püskü kamyonet arkasında bir yığın kazma kürekle otelin hemen önünde park etmiş pozisyondaydı.. Yeni ekip başı diğerlerine sakin olmalarını söyledi ama bunu söylerken dizlerinin titremesine engel olamıyordu. Geçici sevgililerden kız olanı erkek arkadaşının beline sarılmıştı. İkisi de sırt çantalarını yere bırakmış, o bir kaç metreyi gidip gitmeme  konusunda karar veremiyorlardı. Ekip liderleri son derece sünepe çıkmışlardı. Arkalarından gelen sesler üzerine üçü birlikte döndüler. Geride kalıp sakatlanan çiftler seke seke geliyorlardı. Burnu kanayan intikam meleği kızın ise burnunda kurumuş kan lekeleri görünüyordu, herkes barışmış gibiydi, ya da menfaat icabı öyle görünüyorlardı…

            Şimdi hepsi bahçe ışıklarının başladığı koridorda toplanmışlardı. Motel son derece sessiz görünüyordu. İki katlı binanın hiçbir odasında ışık yanmıyordu. Otostopçu dört kişinin zaten rezervasyonu yoktu ama onların da burada kalmaktansa ormanda çadırda yatmayı yeğlediği aşikardı, ayrılmaya karar verdiler. Çatışmalar bitmişti. Ekip lideri yakışıklı ama tutarsız genç, masrafları kendisinin karşılayacağını söylemesi üzerine ikna oldular. Kızları bahçe dışında bırakıp içeriye girmeye karar verdiler. Otelin ismini beğenmemişlerdi. Bir şeyleri çağrıştırıyordu ama çözememişlerdi. Kızlar itiraz edip kendilerinin de gelmek istediklerini söylediler, erkekler hemen ikna oldu, belki diğerleri öldürülürken kaçabilecek zaman bulurlardı.

             Her ihtimale karşı çantalarını dışarıda bırakmaya karar verdiler. Kaç saattir lokma yemediklerinden kaçmaları gerekirse hızlı koşmak istiyorlardı. Ayaklarını sürüyerek ki iki kız gerçekten sürüyordu, iki basamaklı giriş kapısına geldiler. Yolun ne kadar çabuk bittiğini anlamamışlardı. Hidrolik sistemi bozuk ağır kapının menteşeleri yağsızlıktan can çekişerek açıldı. İkişerli gruplar halinde küçük lobiye girdiler. Sağ taraflarında son derece bakımsız altı masalı bir kahvaltı salonu vardı. Bunu da tavandan sarkan tabeladan anlamışlardı. Ama masalarda değil servis masa örtüsü bile yoktu. Toz içindeydi. Resepsiyona doğru yaklaştılar. Ön büro diye bilinen ama kapısında koskocaman ve büyük harflerle “BOSS” yazan odadan şakırtı sesleri geliyordu, sanki birileri bıçak bileyliyordu. Kızlar tanıdıkları ve tanımadıkları erkeklerin kollarına sıkıca yapışmışlardı. Duvardaki saatler bile yanlış gösteriyordu. Yerde halı olmadığından yerdeki tahtaların gıcırtısı yankı yapıyordu. Her an yerin çökmesini ve aşağıdaki mahzene düşmeyi bekliyorlardı artık. Resmi tamamlamak için bugün ve bu akşam sadece eksik olan buydu. Soldan odalara çıkıldığını tahmin ettikleri merdivenler ise toz ve kir içindeydi. Bu kadar çok örümcek ağı “İndiana Jones”  filmlerinde bile yoktu.

           En önde ve kolunda intikam meleği sevgilisi olan ekip lideri boğazından nasıl çıktığı belli olmayan hırıltılı bir sesle, “Pardon, kimse yok mu?” dedi. Bu ses üzerine diğerleri onun ağlayıp ağlamadığına baktı. Şakırtılar kesildi. İçeride ise kimse nefes bile almıyordu. Kilolu genç vücudunda sıvı kalmadığını düşündü. Gözlüklü sevgililerden birinin karnı guruldadı. Otostopçular bin pişmandı ellerini o kahrolası minibüse kaldırdıklarına. Kızların burkulan, kramp giren ve kanayan,ağrıyan yerleri narkoz yemiş gibi hissiz… Sessizlik ve şakırtılar on saniye sonra tekrar başladı. Kilolu genç insiyatif kullanması gerektiğini hissetti ve olanca gücüyle masadaki zile avucunun ortasını hızla yapıştırdı. Şakırtı yine kesildi ve iki iskemle sürünerek masasından ayrıldı…

           Kapı aralandı, önce bir el sonra bembeyaz tenli bir kafa uzandı. Hemen bir karış üstünden kamyonet şoförünün çok daha fazla güneş  yanığı yüzü göründü. Şoför,”Ha bu gençler” dedi. Ekip lideri genç adam, “Bizim beş kişilik bir rezervasyonumuz vardı ama, bu dört arkadaşımız için de müsait  odanız varsa çok memnun oluruz” diyerek lafa hızlı bir giriş yaptı. İki adam birbirine baktı,  beyaz tenli adam baş işareti ile diğerini içeri gönderdi, lider devam etti, “Hatta saatlerdir midemize lokma girmedi, kiraladığımız araç da bozulduğundan iki saattir yürüyoruz, bir sandviçe, tosta bile razıyız” dedi. Diğerlerinin içlerinden etmedikleri dua kalmamıştı. Can korkusu bir yandan, bir yandan açlık yorgunluk…

           Beyaz tenli adam, “ Yeğenum, siz hangi otelde yer ayurttunuz? “ diyerek masanın önüne geldi. Beş kişi hep bir ağızdan, “Bates Motel!” Şoför olan, “Yeğenum siz çok yanlış celmişsinuz, sola değil sağa dönecektunuz, hem bu motel kapalu, kalamassinuz buraya, yayla şenliklerine kadar da açilmayacak, Yayla Motel burasu…” demesiyle ekip liderinin kız arkadaşı genç adamın ağzının ortasına yumruğu geçirmesi bir oldu. Dudağı patlayan adam elindeki kanı görünce lavaboya koştu, diğerleri ise toz toprak demeden yere çöktü. Otel sahibi ve şoför ise tavla partilerini bitirmek üzere içeriye tekrar geçtiler, kaynayan çay iyice kararmıştı. Sonraki saatlerde önce mısır ekmeği ile karınlarını doyurdular sonra da şoförün yardımıyla motellerine gittiler. Dört otostopçu ise sabaha kadar Yayla Motelin tozlu kahvaltı salonunda konaklayıp ertesi gün anayola indiler. Nereye mi gittiler, bilmem?

            Nerede o eski ormanda katliam hikayeleri. Ruhun şad olsun Jason Voorhees…

Sevgi ve saygı ile…

             
              

             

             

            

              

              
              

Conversation with the walls…

It was already dark when he arrived at the bus stop close to home. He was exhausted. He hadn’t eaten anything since morning which could be easily understood from his foul breath. He almost ran home from the bus stop fearing that it could rain any time and he sweated. On his way home, he stopped at the bazaar to buy fruits and vegetables with the last money in his pocket. He thought there must also be something to eat at home. He walked through a group of kids playing football noisily under the weak light of street lamps, trying to protect himself and his bags. He returned the salutations of a few people. He did not do the same to those who tried to talk to him. The outer gate of the apartment block was open and some people were bringing furniture to the small apartment at the basement. “It is unbelievable that there are people who want to live in a place which would not satisfy even a dog,” he murmured and shouted loudly to downstairs, “Don’t leave the door open! How many times should I tell you this?” No answer came from the underground… “You always keep silent!”

He climbed up three floors hastily. The lift was either out of service or its door was left open. Although he pressed the call button, the lift did not come. “Those silly kids must have left it open!” he shouted this time to the upper floors. His voice echoed in the building but there was no response other than loneliness and silence… He took a deep breath on each floor. He put the bags down and rang the bell once. There was no response; no one opened the door. He rang the bell for the second and last time persistently without moving his finger away but nothing changed. “Dammit!” he said and put out the keys from the pocket of his coat. He chose the one with green handle from among several keys and put it into the lock but it didn’t work. He spat on the key. “It must be the green one!” He tried again and this time it worked…

The door opened with a noise similar to scratching and he cursed that noise. He left his shoes outside, throwing the bags to one corner inside. The smell of rotten onions was like banging on the wall. “You fool, so you didn’t turn on the ventilation!” he shouted inside this time. The only answer coming was a deep silence… He hung his coat on the nail at the wall. He didn’t take his shoes inside. He put the vegetables on the table at the entrance by classifying them from dark to light colour. This time he wanted to classify them that way. The other day, he had classified them according to their size. And the other week, from the cheapest to the most expensive… He took a look at the armchair.

He addressed the man who sat in front of him with his legs crossed: “Put them into my mouth if you will!” The rude man did not care, he was shouting for minutes and his voice coming from outside, which made him truly distressed. God knows what made him angry this time. The house was empty; a single room, four walls of which one contains the windows, one door, one arm chair, one French bed, all clothes lying on the floor including clean and dirty underwear but all piled and folded properly, and a wooden table with one leg broken, which he uses like the counter of a green grocer… Only the walls are fully clean and polished at home. Dead silence outside… The entire block had to get used to his yells after they understood that the man got even more violent when they made any complaint. The rude man had nothing to do with those matters. He would not even open his mouth at home let alone confronting the neighbours. After all, the neighbours stopped coming to the door…

They were housemates for a long time. And he was accustomed to the temper of this yelling man. He wasn’t blameless, either. To begin with, he didn’t share the costs. He was living for free. They weren’t soul mates or even brothers with this yelling man. They were just two men who had to share the same house. He was coming and going whenever he liked.

Having washed his hands, face and feet in the kitchen sink, he turned to the rude man rebuking him “What are you doing all day? You are just sitting idly and don’t even open the door!” The rude one got to his feet only to sit on the bed. “Ask them what I’m doing,” he said. The tense man scrutinized each corner of the wall on his left before he sat down on the armchair which was vacated by the rude one. He was sounding like a judge when he said, “Yes, I’m listening to you.”

The rude man couldn’t take any more. “Please stop talking to the walls!” he begged. “Everyone thinks you’re a lunatic!” The wall which was the addressee of the question made a cracking noise and said “Don’t call him lunatic!” to which the other two opposite walls agreed “That’s right, don’t talk to him like that!” But the semi-wall on the window side remained silent. The tense man thought that it could be watching outside and decided not to say anything. Instead, he frowned on the man who was now reposing on the bed. “You emotionless man! When did you see me act like a lunatic? Even the walls back me!” Talking to the walls, the nervous man was not even looking at the emotionless man as he was speaking. Rather, he was looking at the wall with the windows as if asking for help. He was offended and he frowned. “By the way, why don’t you open the door? You see my hands are full of bags and I am so tired and hungry!” The emotionless man didn’t even care; he played with his nails. “See what you’ve brought! You buy all those wastes just because they are cheap and then, you don’t even eat them yourself and leave them to decay!”

The wall hosting the windows looked away from the non-plastered and stark naked side wall of the opposite wall which it had stared for so long and backed the nervous man: “Don’t call him lunatic! After all, why don’t you do anything for your home?!” Its windows were trembling with anger. The emotionless man was one to the four walls and nervous man. Seeing that, the nervous man moved in his armchair like a victorious commander and stretched a bit… The emotionless man admitted defeat and left the room banging the door. The man who was both victorious and nervous by now crossed his legs. As he was making the most of his victory, the doorbell rang. “Look what you’ve done! Now, you have to clear all this mess!” said he and got up to open the door. He took small steps to make his guest wait at the door as long as possible. The doorbell rang again but this time longer. Before opening the door, he took on airs like Napoleon Bonaparte. The door opened with that scratching noise again. It was the youngest daughter of the old woman upstairs. “My mum says she is sorry. She was ill today and she could make just soup. Please take no offence,” she said. The nervous but now calmer man took the small enamelled pan gratefully and thanked her. The girl noticed the wooden table with one leg broken as the door was wide open. Lots of spoilt fruits and vegetables on top of the table like the bench of green grocery… The onions were about to sprout and there was a foul smell arising from the humidity inside… “Loneliness is so bad… A person who has walls for a friend does not even need foes…” she thought and closed the door slowly on the nervous but hungry man who had forgotten to close the door as he was busy with his dinner…

 

 

Seyahat…

Kadıköy, Altıyol…Fransızların yaptığı, savaşta Almanlara yenilince el değiştiren, sonraları galip ülke tarafından Enver Paşa’ya hediye edilip İstanbul içinde birkaç kere mekanı beğenilemeyen, en son şu andaki yerine getirilen Boğa Heykeli’nin önü…

Babasının kısa adımlarla kızına ayak uydurmak niyetinin aksine, oldukça kalabalık “Bir yaz sabahı” caddesinde hoplaya zıplaya yürüyen küçük kız adamın elinden çekiştirirken bir yandan da eliyle aşağıyı gösterip, “Babacığım ne olur bugün de vapura, trene ve uçağa binelim ne olur!” dedi heyecanla. Baba biraz sıkılmış, “Bakarız.” dedi ve üzerine doğru koşarak gelen genç pizza teslimatçısı çocuktan kıl payı bir vücut çalımıyla kurtuldu. Hızını kesmeden giden çocuğun arkasından bir eli belinde bakakaldı. Ufaklık aldığı cevaptan ikna olmuştu, bu kelime, dünyanın her babası tarafından “Olur” anlamındaydı, “Olur ama babalıktan taviz veremem!” Kız, “Yaşasın!” diyerek durmuş vaziyetteki babasının belindeki elini de yakalayıp sallanmaya başladı,” Baba uçursana beni!” Baba kızını sağa sola çarpma korkusu olmadan, başı dönene kadar birkaç tur, dönme dolap misali çevirdi. Kızın dengesi yerine gelince yine aynı adımlarla aşağıya doğru yürümeye başladılar.

Kadıköy iskelesi yine kalabalıktı. Haldun Taner’in önü buluşma noktası, orası da yüklü, her kesimden insan, geneli öğrenci olmalı…Küçük kız her zaman olduğu gibi yine turnike altından şansını denedi, güvenlik görevlisine şöyle bir göz attı ve kaçtı, hoşuna gidiyordu. Baba Eminönü vapurunun yoğun ve kara dumanına baktı, daha yeni kalkmıştı. Yirmi dakikaları vardı. En öne geçti, vapurun ilk yolcuları olacaklardı. Burnunu cama dayadı, gelen vapuru gördü, Haydarpaşa açıklarındaydı. İyice yatmış sakin denizi ikiye bile bölemeden geliyordu. Vapur, mendirekteki sıra sıra dizilmiş ıslak kanatlarını kurutan çeşit çeşit kuşları selamladı, ya da giden vapurun kaptanını…

Kızını aradı. Birkaç kişinin arasından boynunu uzatmış, ortadaki panoda sefer haritasını inceliyordu. “Kızım, okuma yazman yok ki, söyle bana ben okuyayım ne istiyorsan.” diye düşündü. Kız cevap vermedi, onu ilgilendiren sefer listesindeki renkli çizgilerdi, renkleri çok seviyordu. Yerli ve yabancı turistler için olan İstanbul Ulaşım Haritasına bakıyordu. Sonra sıkıldı, ellerini bağladığı arkasından çözdü. İlgisini bekleme salonundaki henüz boş koltukların altında gamsız yatan kedi çekmişti. Uçarak yanına gitti. Büyük bir abla ondan önce davranmış, çantasından çıkardığı kuru mamayı önüne koyuyordu. Onu gözetleyen güvenlik görevlisi bir hamle yapmak istedi ama sonra vazgeçti. Durduk yere sanal alem videolarında “Hayvan Düşmanı” rolü üstlenmek istemedi, “Denize döker bunlar beni!” Görevini yapmadığını düşündü ama zaten o kedinin orada ne işi vardı? Kedi uykusundan taviz vermedi, karnı toktu herhalde… Ufaklık sıra gelince biraz başını okşadı, karnını okşamak istedi, kedi arka ayakları ile gerildi, esnedi, sağ patisini yaladı ve gözlerini yine kısıp uykusuna kaldığı yerden devam etti. Vapur yanaşmıştı, babasının “Hadi gel kızım” diyen sesini hissetti. Uzatılan tahta iskelenin tam yerini bulmasını beklemeden ilk onlar geçti…

Ayakları küpeşte korkuluklarına yetişemiyordu. Yanında oturan babasının dizlerinden elleriyle destek aldı, oturduğu tahta bankın en ucuna kadar gelince ancak ayak parmak uçları ile yetişebildi, mutlu olmadı. Vapur giderken yardığı suların beyaz köpüklerini de görmek istiyordu ama daha hareket saati gelmemişti. Yanına oturan genç irisi çiftin “Geç kaldın!” kavgasına kulak kabarttı, ama insanları dinlemek ayıptı, babası tembihlemişti, hatırladı…Kaptan görevlileri selamladı düdüğüyle, el salladı kim bilir kaçıncı kere, kaçıncı kere palamarlar çözüldü, kaçıncı kere iskeleden ayrıldı…

Haydarpaşa’yı geçtiler çabucak. Yanlarından geçtikleri rıhtımda demirlemiş gemiler ne kadar büyüktü! Nereden geldiklerini sordu babasına. Baba dalgın, bilemeyeceğini söyledi. Babasına o büyük gemilere de binip binemeyeceklerini sordu ama bu sefer olmaz cevabı aldı, üstelemedi. Arkasını döndü, içeriyi görmek için ellerini siper etti. Alnını iyice cama dayadı, bir teyzeyle göz göze geldi. Teyze ya da abla da ona bakıyordu ama tepki vermiyordu, “Normal…” diye düşündü kız, arkasını dönüp küçük köpüklere bakmaya devam etti. “Keşke o filmlerde gemilerle yarışan Yunusları da görebilsek” dedi babasına. Elindeki tepside içinde bir hayli dolu çay bardağı olan beyaz önlüklü garson, “Çay!” diyerek yanlarına geldi. Kimse ilgilenmedi. Garson henüz dinç, şansını içeride denemek için kapı eşiğinden atlayıp hızlıca geriye döndü. Çaylar soğumuştu bile. Babası Selimiye Kışlası hatıralarına geri dönmüştü…

Ön sırada bindikleri vapurdan bu sefer acele etmeden en önce inmediler. Kalabalıkla beraber alt geçitten karşıya geçtiler. Mısır Çarşısı’nın önünden yürüyüp Büyük Postane merdivenlerinde kalabalıktan ayrıldılar. Sirkeci Tren İstasyonu önü ve içi Cuma gününün yükünü almıştı. Yine gelenler, gidenler… Banliyölerin yolcuları daha sabah olmasına rağmen yorgun, neyi düşündüğü asla bilinmeyen bir grup. “Aptal Kutusunun” geç yatıran etkisi mi bilinmez… Edirne dışı yolcu “Hepten aykırı.” Genelde genç ağırlıklı. Giyiminden kuşamından taviz vermeyen bir topluluk. Koca koca sırt çantalı. Olmaları gereken kadar rahatlar. Genelde çift, kız erkek, kız kız, erkek erkek…

Küçük kız bindikleri trenin tıkırtılarını dikkatle dinliyordu. Makaslarla putrel demirlerin ek yerleri birbirine karışıyordu, ama yine ritmik ses hoşuna gitmişti. Trenin bir sağına bir soluna geçiyordu. Hem geride kalanları hem de geleceği görmek istiyordu. Bazı istasyonlarda daha fazla yolcunun iniş biniş yaptığını fark etti ve eski hat boyu evleri… İneceği yeri biliyordu, ezberlemişti. Vagonda yaşlı insan pek yoktu, tek tük ihtiyar, ellerinde poşetler…Genelde “Ekmek parası” peşindekiler.

Metro istasyonuna merdivenleri kullanarak indiler. Turnikenin altından yine yavaşça kaydı kız. “Ama bu sefer anneni göremeyebilirsin, evde değildir belki.” dedi baba. Ufaklık istasyonun zemininde kaymakla meşguldü, babasını duydu ama duymazlıktan geldi, bu ihtimali düşünmek istemedi. Tren geliyordu. Kapılar açıldı, içeridekiler daha dışarıya adımını atmadan içeriye girdiler. Kız ve babası kendilerine hemen oturacak bir koltuk buldular. Ufaklık karşısındaki ikili koltukta oturan üniformalı genç kadınları ayaktan başa süzmeye, incelemeye başladı. Babası kucağındaki kızını hafifçe dürtüp kulağına eğildi, “Kızım, insanlara öyle dik dik bakılmaz, ayıp.” dedi. Kız omuzlarını silkti, bu sefer de vagonun camından yansıyan akislerine ilgi duydu. Kadınlar kısık sesle ama koyu bir sohbetle konuşuyorlardı. Kimse onları duymuyordu. Tren kalkalı birkaç dakika olmuştu ki adam uykuya dalan kızını uyandırdı, Hadi kızım geldik.” Havaalanı son durak…

Küçük kız kalabalıkları seviyordu. Sakin bir hayatı yoktu, devamlı babasıyla hayatı paylaşıyordu, geziyordu. Okula gitmiyor olmasını da avantaja çevirmesini bilmişti. Yeni yüzler, yeni insanlar…İnceliyordu onları. En ufak bir düşüncesi yoktu kimdiler, hayatları nasıldı? “Yaşının büyümesini beklemelisin” demişti babası…Ama ne babası ne de kendisi hiç büyümüyordu sanki…Nasıl olacaktı?…

Havaalanı ise istediği gibi, daha da kalabalıktı. Herkeste bir telaş, valiz kabul yerlerine ya da uçağa biniş kapılarına koşturuyorlardı. Bayram her halde diye düşündü kız. Bayramların artık “Tatil” demek olduğunu o da öğrenmişti. Büyük şehrin insanlarının üç günlük kısa tatilleri nasıl uzun bir tatile çevirebildiklerine şaşırıyordu. O hiç tatile gitmemişti, en fazla bu tür yolculuklar yapmıştı babasıyla. “Tahmin et bakalım, hangisi annene gider?” diye sordu kızına baba. O en büyük panodaki uçuşlara bakıyordu ufaklık. “Şu değil mi?” dedi kız parmağıyla yine işaret edip. Gülümsedi ve her zaman gittikleri yeri seçti baba…

Uçakta en öndeki sıralar yine boştu. Kız ilk bulduğu pencere kenarı koltuğa oturdu, beğenmedi, diğer tarafa geçti. Şimdi baba ters tarafta kalmıştı. “Annemi bu kez görür müyüz baba?” dedi. “Evdeyse görürüz ama gizli bakacağız tamam mı” dedi üzüntüyle adamcağız. Kemerini bağlamış olan ufaklık çözdü, yanına gidip ona sarıldı ve ilk oturduğu yere geri döndü.

Kıza göre uçaktaki en ilginç kişiler hosteslerdi. Daha uçak kalkmadan onların yorulduklarını hissetti kız. Bir kadın yolcu torbaya erişecek zamanı bulmuş ve kusmuştu, birkaç aylık bebek hiç durmaksızın ağlıyordu. Anne mahcup, diğer yolculardan bazısı memnun değil ama çoğunluk ilgisiz. “Bebek tabii, ne yapacak, ağlayacak, işi bu…” Kabin amiri elinde sayaç yolcu sayıyor… Eksik yok. Liste de tamam. Pilota gerekli bilgi gidiyor. Kısa yolculuk ama yiyecekler de yüklendi, yakıt deposu ağzına kadar dolu. Kemerler bağlı, telefonlar kapalı, kapalı mı? Kanat yolcuları tedirgin, altlarında tonlarca yakıt. Düşerse ilk onlar mı ölür? Kuyruktakiler daha mı şanslı? İlk defa binenlerin yüzleri solgun, yumrukları sıkılı, kolçaklara yapışılmış, yanında biri varsa şanslı, yanındaki şanssız. Kolları bazen kolçak görevi görüyor…Pilot iyi mi acaba, kaç saat uçuş tecrübesi var? Tavandan sarkan küçük monitörlerde uçuşla ilgili son uyarılar. Uçak tekerlek kesince bebek sustu, meğer uçmak istermiş…

Hava son derece açık, güneşli. Güneş kızın gözlerini alıyor, yine fikir değiştiriyor, diğer tarafa geçiyor. “Şu aşağıdaki nedir, göl, deniz?” Kaç kere geçmişti üzerinden bu büyük su birikintisinin ama hala bilmiyordu. Babasına bile sormamıştı, önemi yoktu ki…Rengi çok güzeldi, renkleri seviyordu… Mavi… Ama kapalı havaları sevmiyordu, o zaman aşağıdaki “şey” uçak bulutların üstüne çıkana kadar gri oluyordu… Sonrası sonu yok gibi kar beyazı… Sabah çok erken binerlerse yıldızları görüyordu. Bugün Ay bile hala görünüyordu…Ay Dede…

Tekrar trene bindiklerinde akşam olmuştu. Sirkeci’ye kadar neredeyse boş vagonla gelmişlerdi. Karanlığı da sevmiyordu. Renkler yok oluyordu. Sadece gözünü kamaştırıp görmesini engelleyen güçlü ışıklar, ve trenin çoğu zaman tekdüze sallanışları. Vagonda kimse yoktu, son seferdi galiba…

Yorgundu. Annesini yine uzaktan seyretmişlerdi. Eşi ve bebeği ile beraber şehrin oldukça uzağında mütevazı bir tatil beldesinde. Babasına sormuştu o bebeğin kardeşi olup olmadığını. Adam nasıl isterse öyle kabul etmesini istedi. Çünkü bebeğin babası kendisi değildi. Küçüğün aklını fazla karıştırmamak için birçok şey gibi bunun da açıklamasını erteledi. Hazır olup olmadığını bilemiyordu. Tıpkı diğer insanlar gibi neden bir elbisesi olmadığı ya da yemek yiyemediği gibi…Onlarla kimsenin konuşmadığı gibi…Diğer kendisi gibi olan insanlarla sadece arkadaşlık edip konuşabildiği gibi…Hem zaten küçük kıza insanlara görünmemesini söylemişti, korkabilirlerdi…”Neden, çirkin miyim?” demişti kız…Küçük kızın tek dileği annesinin de bir an önce yanlarına gelmesiydi…

Hayalet hikayelerine inanır mısınız?…

Sevgi ve saygı ile…

Biri bizi gözetliyor…

“Demek cinnet geçirip katil olmak böyle bir şey” diye düşündü adam harıl harıl çalışan, buz gibi soğuk hava üfleyen araç klimasına rağmen… ”Trafik”, sözlük anlamının dışına çıkmış, neredeyse tek parça olup bütünleşmişti kızgın asfalttaki araçlar. Bir metre dahi ilerlemek moral verebilirdi araçlarının içinde bekleşen insanlara. Şanslı olanlar sağdan soldan kaçan motosikletlerdi. Onlar da gözün görebileceği mesafede, önü görünen ama arkasından haber alınamayan sabit konvoyun en önünde trafik polisi tarafından durduruluyordu. Uzun trafik çekicisi yolu çaprazlamasına kesmiş, bir motosikletli polis de, bir eli telsizinde, diğer eli sanki dakikalardır sabırla bekleyen sürücülerden herhangi bir atak beklercesine beylik silahının kabzasında, John Wayne edasında…Karşısında Hollywood kandırmacası çok kötü yürekli, vahşi Kızılderililer…O Polaroid gözlüklerin arkasından bu taraftaki dünya nasıl görünüyor acaba?…

“Sanırım haşmetli ve kudretli Dünya Liderimiz evine, istirahatlerine geçecek” dedi adam telefonun öbür ucunda sakız çiğneyen eşine, “Köprüyü kapattılar yahu!” Sürücü kurnazlığı yapmış, Beşiktaş çıkışından köprünün olmayan trafiğine katılmıştı. Daha rampayı bile göremeden önüne polis atlamış, çekicinin de yardımıyla yolu kapatıvermişti. Birkaç saniye önce geçebilseydi…”Hep o aptal şoförlerin yüzünden” diye bağırdı eşine, “Az biraz daha hızlı gitseler ya hepsi sünepe yahu!” Eşi, “Gelirken hediyemi unutma” diyerek telefonu kapattı. Adam elindeki telefonu yan koltuğa fırlattı, “Senin de, hediyenin de, evlenme yıldönümünün de…!”

Sağında duran şoförün hiddetle telefonu fırlattığını gördü, sanki camları tek taraflıymışçasına, içerisi hiç görülmüyormuş gibi burnunu karıştıran adam. Çıkardığına sanki uranyum bulmuş gibi bakmaya başlamıştı. Öbür yandan ise diğer eli ile aparatın içindeki telefonuna mesaj yazmaya çalışıyordu. “Ben de seni çok özledim…” Elindeki, işaret parmağının ucundaki yayvan ve yapışmış madeni işleyecek bir yer bulamamıştı hala…
Hemen arkasındaki araçtaki kızcağız ise daha ehliyetini alalı birkaç gün olmuştu. Gözü sadece -acemilikten ötürü- önünü görebildiğinden, aracının tamponunun hemen önündeki araçta elinde minik maden parçasını ilgiyle inceleyen adamı seyrediyordu. Midesi kalktı, tamam o da yapardı böyle ama en azından uluorta yapmıyordu, en fazla tuvalette belki. “Pis adam!” dedi, “Erkekler çok pis!”
“Genellemeler her zaman yanlıştır sevgilim ” dedi gülerek yanında korkudan iki büklüm, emniyet kemerine hayat kurtarıcı gibi yapışan, kaskatı kesilmiş oturan erkek arkadaşı. “Paspasları kazıyıp durma” dedi kız genç adama, “duruyoruz görmüyor musun, gitmiyor yol!” Genç adam, “Ne yapayım hayatım, Allah kadın kısmına araba kullanma yeteneği vermemiş,can korkusu işte…” dedi ve dayağı hak etti…

Hemen arkasındaki araçtaki adam önündeki araçtaki kızın saçını çeken çocuğa bakıyordu,” Hayvan herif, bulmuş da bunuyor” diye düşünerek. Sonra düşündü söylediği kelimelerin anlamını, bilmiyordu. Bazen bilmediği, ağıza pelesenk olmuş kalıplaşmış kelimeleri kullanıyordu, bir de öğretmen olacaktı. Hemen “Akıllı” telefonunu açtı, internet tarayıcısını seçti. “Hah Tdk!- Bulmuş da bunuyor; bulduğuyla yetinmiyor da, daha çoğunu istiyor anlamında bir söz- “Bak olmadı işte, yanlış kullandım yine! Özür dilerim senden yüzünü göremediğim adam…Ee, ya pelesenk ne olacak…Off…

Telefonunu kurcalayan adamın sağındaki emniyet şeridindeki adam da araçlarında bekleşen insanların elindeki telefonlarına bakıyordu. Daha trafik duralı on dakika bile olmamıştı ama ne kadar yoğun işleri vardı bu insanların. Göremiyordu ki ekranlarını. “Sanırım herkes çok önemli işler peşinde, hepsi müdür falan olmalı “ diye düşünürken, elindeki simit tepsisinin dengesini bir an için kaybetti ama çabuk toparladı. Sıkışmış araçlardan yer bularak orta şeride doğru tamponlara sürtünerek yol bulmaya çalıştı, “Allah razı olsun bu İstanbul trafiğinden” diyerek, ”Bize ekmek veriyor”

Polis memuru gözlerini elbet saklayabiliyordu ama karşısında her geçen dakika sinirlenen insanları ne yazık ki görebiliyordu. Güneş gözlüğü mükemmel bir buluştu. Görebildiği araçlardaki insanların dudaklarını okumaya gayret etti, kendisine bol bol küfür ettiklerini düşündü. Okuyamıyordu ama emindi. İyi de onun suçu değildi ki, “Aman ne yapayım, işimi yapıyorum” diyerek telsizi daha da kulağına yapıştırdı.

İntihara asla niyeti olmayan adam “Neden yükseğe çıkınca atlamak isteriz” diye düşünüyordu. Köprüde asılı Beşiktaş bayrağına baktı, kendisi Fenerbahçe taraftarıydı. “Kesinlikle köprünün dengesini bozuyordur, hemen kaldırılsa çok iyi olur “ diyerek kıskançlığını kendine göre mantıklı kıvama getirdi.

Çekicinin şoförü aracının dışına çıkmış, kenar bariyerlerin üstünde tünemiş vaziyette son derece zararlı bir alışkanlık olan paketindeki son kalan sigarasını içiyordu. Zaten altmış beş metre artı kot farkı yükseklikte rüzgar size içmeniz için yeterince yardımcı oluyordu. “Sigaramın yarısını beni içtim yarısını rüzgar…” Bekleşen araçların içindeki insanlara baktı. Kendisine de küfür ediyorlar mıydı acaba? “Ben olsam ederdim…”

En öndeki araç içinde arka koltuktaki adam sinirden doğadaki her koyu renge girmeye başlamıştı. Elinde telefonu, asistanı kadına emirler yağdırıyordu. Gelen misafirleri ne olursa olsun bekletmesini emrediyordu. Yalan söylemesini istiyordu ama yalanın ne olacağını söyleyemiyordu. Açılırdı trafik, belli ki “En büyük patron” geçiş yapacaktı ve bu kadar insanı bekletmek hakkıydı. Kendisi bile -sinirlense de- seve seve bekliyordu. Onun sayesinde gücü/parayı elde etmişti. Ateşe yakın olan ısınıyordu…Ama biraz daha beklerse pastanın kremasını yiyemeyecekti yahu! Japon dostlar bekletilmeyi sevmezdi.

Sinirden hop oturan hop kalkan adamın zırhlı ve uzun aracının yanındaki otuz beş yıllık “Tarihi” aracının içindeki adam da station wagon bagajındaki yağ oranı yüzde sekseni bulan merdiven altı ürettiği sosisleri bir an önce “Karşı” daki şarküteriye yetiştirmeye çalışıyordu. Bu sıcakta dakika bile önemliydi. Üzerindeki uyduruk barkod bir halt değildi. Hırsız her yerde hırsızdı… Yan tarafındaki araca bakıp” ben küçük çalarım en azından” dedi. İyi niyet ve özeleştiri önemliydi…

Zincirlikuyu’dan aşağı bomboş yoldan deli gibi hızla inen uzun kelimesinin bile hafif kalacağı konvoy, öndeki motosikletli polis eskortlarının çığırtkanlığında, polis ve çekicinin önünde bekleyen “otuz dakikada “ arka kutusundaki pizzaları yetiştirmek zorunda olan kaskları kafalarında eğreti duran henüz yirmili yaşlarını bile görmemiş çocukların önüne vardı. Çocuklar,” gitti yevmiye” diye düşünüyorlardı, “Hayatta yetiştiremem!”

Önlerinden beş dakikaya yakın zamanda ancak geçen konvoyun mavi-kırmızı ışıkları gişelerden para ödemeden uçtuktan sonra Üsküdar çıkışından içeri girip gözden kayboldu. En öndeki motosikletliler ve arkalarındaki araç kalabalığı gaz pedallarına basmaya hazır vaziyette beklemeye devam ediyorlardı. Trafik polisinde herhangi bir “Devam edin” hareketi yoktu. Hala bir eli telsizde, diğer eli olası suikaste karşın belindeydi. Bu konvoyun geçişini önceden! haber alan teröristler olabilirdi. Çekicinin sürücüsü bile sigarasının dumanını Boğaz’a doğru üflemekle meşguldü. Polis,” Dayı “dedi, “Yolu açalım.” Cümlesi bittikten saliseler sonra yola fırlayan motosikletler çoktan gözden kaybolmuştu. Çekici sürücüsü sigaranın izmaritinden sağlam bir son nefes çektikten sonra iki parmağıyla kıstırıp Ortaköy’de kimin kafasına düşeceği belli olmayan boşluğa doğru yolladı. Trafik polisi kalabalıkla hiç muhatap olmadan kendisini motosikletine attı, bastı gitti. Artık küfürlerin merkezi çekici ve şoförü idi. İki manevradan sonra yola çıktı.

Eşine evlenme yıldönümü hediyesi almadan eve gidemeyen kılıbık ama potansiyel katil, aracının içini ve kendisini görünmez zanneden çapkın madenci, acemi sürücü kız ve hoyrat sevgilisi, kelimelere takıntılı öğretmen, Fenerbahçe taraftarı canını seven kıskanç adam, sonradan görme ama henüz uçamayan sinirli zengin, insanlara sağlıksız gıda yediren küçük üretici hırsız ve akrobatik simitçi: gözetleniyorsunuz…

Saygı ve sevgi ile…